16 Ocak 2026 Cuma

İNANIŞIN PERDELERİ (The Veils of Belief: Scenes of Faith, Reason, and Free Will)


Sahne, İhanet ve Hakikat



Hayat bir sahne ise, benim inanç yolculuğum da perde perde açılan, her perdede dekorun değiştiği ama başrolün hep "hakikati" aradığı zorlu bir keşif süreciydi.



1. Perde: Masumiyetin ve Geleneğin Sahnesi



Sahne açıldığında her şey çok berraktı. Mahalledeki arkadaşlarımla el ele tutuşup camiye koştuğumuz, dinimizi oyunların arasında, büyüklerimizden gördüğümüz şekilde öğrendiğimiz o huzurlu günler... Tıpkı dünyanın başka bir yerinde kiliseye koşan çocuklar gibi, biz de içine doğduğumuz kültürün renklerine boyanmıştık. Gelenek, bize bir senaryo vermişti ve biz o masumiyetle başrolü oynuyorduk. Bu perdede her şey bilindik. Müdahale, bireysel arayış yok. Oyuncuların doğaçlaması yok. Verilen senaryoyu yaşayan toplum ve o toplumda inancını yaşayan biz. 90'lar garipti aslında. Herkes inançlı ama muhafazakar isen durum sıkıntı. Kapalı kadınlar ikinci sınıf vatandaş gibi o sıra. Annem de öyle. Bu toplumsal perdede daha sonra olacakları tetiklemek için koyulan bir tüfek gibi aslında bu görüntü. Sonrasında mutlaka patlayacak. Bizse gölgesinde gülen çocuklar. 40 kişilik sınıflar. Dil, din, ırk ayırt etmeksizin birlikte oynayan, ayırt etmeksizin çünkü ne bunlar daha bilmeyen çocuklar. İlk perdenin tadını çıkaranlar. 


2. Perde: Mantığın Çatlağı ve İradenin Teslimi




Kişiliğim henüz hamdı ama zihnimin çalışma prensibi belliydi: Bir "eğer/ise" döngüsü. İlkokulda o tarih tablosuna bakarken sistem ilk büyük hatasını verdi: "Hocam, madem yazı M.Ö. 3200 yılında bulundu; ondan önce dinler, kitaplar nasıl var olabildi?" Hocamın "Dinde sorgulama yoktur" cevabı, zihnimdeki mantık devresini onarmak yerine tamamen yaktı. 


Bu dönemde çevremdeki "inançlı" profili de zihnimde hatalı kodlamalar oluşturuyordu. Lise arkadaşım Hakkı, cemaat yurtlarında kalıyordu ve bana "Meal okumak caiz değil, aklımız yetmez, abilerin yorumunu dinlemeliyiz" diyordu. Tanrı bir kitap gönderiyor ama "okumayın" mı diyordu? Diğer yanda Talip vardı; puanı çok daha yüksek bölümlere yetmesine rağmen, abilerinin zoruyla Polis Akademisi’ne gitmişti. "Vefa borcum var" diyordu. O gün anladım ki "vefa" dedikleri şey, aslında bir irade hırsızlığıydı. Asıl sarsıntı ise dayım üzerinden geldi. Mertliğine hayran olduğum dayım, AKP’ye katıldıktan sonra adil olmayan bir ihale almıştı. "Burada kul hakkı yok mu?" diye sorduğumda aldığım o cevap, ömür boyu kulağımda çınlayacaktı: "Biz almayalım da CHP’li münafıklar mı alsın?" En güvenilir düzgün ahlak bile dindar kesimce en büyük günahkara dönüşüyordu. Kul hakkı yemekten daha büyük günah yoktu.



3. Perde: Alamut Kalesi’nin Gölgesinde Bir Direniş




Hava Harp Okulu’ndaki ilk yılımda unutulmaz bir ana tanıklık ettim. Hava Kuvvetleri Komutanı kürsüdeydi ve sordu: "Kaçınız Müslümansınız?" Yabancı öğrenciler hariç tüm Harbiyeli el kaldırdı. "Kaçınız Kur’an okudu?" Sayı yüze düştü. "Kaçınız meal okudu?" Sadece beş el havada kaldı. Komutan "Kalk-Otur" emriyle bin kişiyi tek vücut hareket ettirdi birden. Tek vücut herkes ip gibi. Sonra o tarihi sözü söyledi: "Asker olarak emre uydunuz. Peki müslüman olarak Allah’ın ilk emri 'Oku!' iken neden yerine getirmediniz? Bu inancınızın göstermelik olduğunu kanıtlar. Hakkını verin, Bir Türk subayı tüm değerlerinin hakkını verir". Bu cümleden sonra ilk kez Meal okudum. Neredeyse her harbiyeli gibi.


Ancak ikinci senede her şey değişti. Bir toplantıda Metin Aydoğan’ın "Bitmeyen Oyun" Kitabında Fetullah Gülen'in ilk CİA derneği Türkiye Komünizmle mücadelenin kurucusu olduğunu, Vladimir Bartov’un "Alamut Kalesi" Hasan sabbahın ateistken şeriat kanunları ile Selçuklu'yu yıkmak için dini kullandığını ve Gustave Le Bon’un "Kitleler Psikolojisi" kitaplarındaki analizlerle Bir ateistin Fransız ihtilali için papaz olup dini kullandığını okumuştum. Bir gün istihbarata karşı koyma eğitimde cemaat ile ilgili tehlikeli yapılanma diye komutanlarımız anlatırken söz alıp bunların CİA için çalışan, dini kullanan inançsız bir örgüt olduğunu dile getirdim. Henüz 19 yaşındayım. Hesap edemediğim şey ise oradaki komutanların Alamut kalesi müridleri olduğu idi.


O günden sonra hayatım, yerin yedi kat altında bir hücrede, "oda hapsi" adı verilen bir işkence döngüsüne dönüştü. Cuma akşam 6’da giren, pazar gece 10’da çıkan; dış dünyayla, kitapla, gazeteyle bağı kesilmiş bir ruh... 12 kişilik bir oda, volta atmak yasak, muhabbet etmek yasak, yatağa oturmak yasak. Her gece 01:00’de uykumdan hakaretlerle uyandırılıp "yat-kalk-sürün" emirleriyle psikolojik olarak ezilmeye çalışıldığım bir cehennem. Tam cezam bitti derken, her perşembe uydurma bir suçla yeni bir ceza daha alıyordum. Hedefleri, beni bezdirip istifa ettirmekti. Tam 6 ay... En uzun kalma rekorunu kırarak direndim. Nihayet 7 Mayıs 2007’de disiplin kurulu karşısındaydım. Alay ve okul komutanının gözlerinin içine bakarak son sözümü söyledim: "Ben buraya şerefimle geldim, şerefimle giderim. Ben giderken itibarımı kaybedeceğim ama sizler benim gibi nicelerini atarak Türk Silahlı Kuvvetleri'ne daha fazlasını kaybettiriyorsunuz."


Yıllar sonra haklı çıktım. O gün beni yargılayan alay komutanı Balyoz'la tutuklandı, okul komutanı darbe gecesi yerde domuz bağıyla bağlandı. Beni hapseden o komutanlar ise darbeci olarak tarihin karanlığına gömüldüler. Ama olan bana olmuştu; dindarlık maskesi takanların zulmü yüzünden babam beni evlatlıktan reddetti, ailemin inancını ve güvenini kaybettim. İstanbul’da, cebimde kazandığım yeni bir üniversite hakkı ama ruhumda bu haksızlığın devasa yüküyle baş başa kaldığımda, asıl büyük soru kapımı çaldı: "Eğer Allah varsa, O'na en çok secde edenlerin bu vahşetine neden sessiz kalıyor?"



4. Perde: Yankı Odaları ve Spil Dağı’ndaki Geyikler



İstanbul’da yalnız başıma kaldığımda Ateist ve Deist gruplara daldım. Çünkü artık inançlı değildim. Kendi doğrularımı arayışa çıktım. Toplum ve maruz kaldığım müslüman ahlakı mutlak olamazdı. En büyük günahlar işleniyor ve içleri rahattı. Her şey göstermelik geliyordu. Allah var ve mutlak adil öyle mi? Bugün iş yerinde patron görevlerini sıralasın, yerleri temizle, arkadaşlarına yardım et. İyi bir çalışan ol bir de her akşam firmanın marşını söyle. Bunun yaparsan ay sonunda ikramiye ve maaş verecek. Ancak sen marş dışında hepsini yaptın diye alamadın maaşını. Diğeri ise sadece marş söyledi ama hiç yardım etmedi. İyi bir çalışan olmadı. Patronun ona ikramiyeyi verse sen bu patron için adil biri diyebilir misin? O zaman sadece müslüman olduğu için ya da namaz kıldığı için Kul hakkı yiyen bir toplum cennete gidecek ama iyi insanlar namaz kılmadı diye gitmeyecek öyle mi? Adil mi? Değil dedim kendi kendime. 


Yalnız girdiğim toplulukta da her şey iyi gitmedi. Farklıydılar, sorguluyorlardı. Ancak orada da bir "seküler kibir" vardı. Onlar da "bilinmezin yokluğunu" mutlak bilgi gibi dayatıyordu. O an, inanç ve bilgi arasındaki o çizgiyi bir benzetmeyle netleştirdim: Hiç çıkmadığın Manisa’daki Spil Dağı’nın arkasında "Ren geyikleri var" deseler; söyleyen kişi güven veriyorsa o geyiklerin varlığına inanır, "Müslümanı" olursun. Güvenmiyorsan inanmaz, "Ateisti" olursun. Ama oraya gidip görene kadar bu sadece bir "güven ve seçim" meselesidir. Bildiğine inanamazsın; yerçekimini bilirsin ama Spil'in arkasındakine ancak inanırsın. Kibrin değil, sınırlarını bilen bir zihnin peşine düştüm.



5. Perde: Hür İrade ve Formülün Tecellisi



Agnostik bir Yahudi olan Lesley Hazleton’un İslam üzerine objektif yaklaşımından etkilenerek kendi yolumu çizdim. Önce Eski Ahit ve İncil'i okudum; onlar beni tatmin etmedi. Oysa yola çıkarken Hristiyan olmayı da Yahudi olmayı da göze aldım. Çok tehlikeli idi. Nefret edilecektim. Ama kendi irademle olacak her sonuca razı idim. Ama karşımda çok kötü bir sonuç duruyordu. Bırak Hristiyan ya da Yahudi olmayı, koca dünya nasıl bu dilleri takip ediyor inanamadım. Kadın hakları, insan hakları, eğitim modern hayat gibi konularda islam toplumları Hristiyanlardan geriyidi. Ancak İncil ise çok daha gerici bir üsluba ve içeriğe sahipti benim gözümde. Sadece erkeklere hitap ediyordu bu dinler. Kadınlar yoktu. Kadının öğretmesi yasak ya. Kadın erkek eşitliği? Var mı ötesi. Eşcinsel evliliklere bile izin veren, yemin ederken İncil'e el basılan eyaletler bilmiyor mu İncil'de bunun cezasının ölüm olduğunu? O zaman onlar da okumuyor. Okusa durumları benden daha vahim. 


Hür irademle ikinci kez Kur'an mealine döndüm. Harp Okulu'ndaki "emirle" okumanın aksine, bu seferki arayışla yapılan bir okumaydı ve gerçek huzuru orada buldum. Yabancı agnostik gruplardaki İslamofobiye karşı mücadele etmeye başladım. İngilizce makaleler yazıyordum. Empati uyandırmaya çabalıyordum çünkü açık bir zihniyet vardı. Avantajım ise üç kitabı da okumamdı. Tayvanlı bir kız bana ulaştı. Ona başkalarının etkisinde kalmamasını ve üç kitabı da okumasını tavsiye ettim. Aylar sonra profilinde "Elhamdülillah I am a Muslim" yazdığını gördüğümde, Kur'an'daki "Hikmetle davet edin" emrinin anlamını kavradım.


Hayatın adalet formülü de işliyordu: Kul hakkıyla ihale alan dayım, her şeyini kaybedip bir beyin tümörüyle vefat etti. Çok severim dayımı. Keşke daha çok konuşsaydık. Cenazesinde dedikodu yapan aileme, mealdeki o sarsıcı ayeti ("Dedikodu yapmak ölmüş kardeşinin etini yemek kadar çirkindir.") hatırlattım. Kardeşinin cenazesinde. Annem şok oldu. 10 yıldır da dedikodusuna denk gelmedim. Anladım ki; inanç bireysel bir rehberdir, iki kişi bir araya geldiğinde ise çıkar ilişkisi başlar. Toplumsal kullanım, dikta ise onu masumların ihtiyacı olan bir olgudan çıkarır, kitle imha silahı gibi tehlikeli bir olguya dönüştürür.



Final: Kendi Perdemi Kapatırken



Bugün geldiğim nokta artık çok berrak: Bilmiyorum, ama inanıyorum. Allah, henüz insanın bilmediği tüm değişkenleri hesaplayan eşsiz bir "Yaratıcı Zekâ"dır. Din ise bireysel bir rehberdir. İşin içine "toplum yönetme" hırsı girdiğinde, o kutsal rehber tehlikeli bir silaha dönüşür. İnsanlar "Allah’ı koruyacağım" diye hadsizlik etmeye kalktığında aslında irade hırsızlığına kapı açarlar. Her şeye gücü yeten bir Yaratıcı'nın, senin korumana ne ihtiyacı olabilir? Din adına yapılan katliamlar, biz insanların zihinsel olarak ne kadar geride olduğumuzu gösteriyor. Benim inancım artık ezberlenmiş bir senaryo değil; o hücrenin karanlığından, hür iradenin aydınlığına süzülen bir huzurdur.


1000 yıl önce yaşanmış olayları sanki olaya şahit olmuş gibi 'di' li geçmişle anlatan, "Sahabe haykırıyordu, Peygender efendimiz böyle diyordu, şöyle yapardı" Şeklinde televizyon müslümanlarını görünce üzülüyorum. İnandırıcılık uğruna yalandır. Şahit olmadığın olaylar için mış miş ile konuşursun. Bu bile benim kodlamama ters. Evet bu perdenin sonunda 'Huzur İslam'da' diyeceğim. Ama şahsi huzurum. Bir yere bağlı olmayan, kullandırılmayan huzurum. Herkese huzur dilerken perdeyi kapatıyorum. Kendi perdenizi açmanız ümidiyle. 


Okuyun. O'nun emri. Benim önerim.












21 Ağustos 2025 Perşembe

Resist (From Kivi)

 The weather was still considered warm for the season. That was probably the good fortune of these high school friends who were reuniting after many years. Dilara arrived first. She saw Enes at the door. These two friends, who hadn’t seen each other in ten years, headed toward the table they had set aside to wait for the rest of their long-lost classmates. Then, one by one, the whole class began to arrive. Enes and Dilara were playing a guessing game, trying to figure out which of their friends was stepping out of the cars pulling up to the door. At the bus stop across from the glass-walled seating area of the place, someone got off a city bus. Enes’s eyes caught on that familiar face.


“Isn’t that Kenan?” he said. Dilara studied the face for a moment and confirmed Enes’s guess. Both of their faces showed a sense of strangeness and surprise. When Kenan came over to the table and greeted them, the whole group was finally complete. 




They began talking about their school memories. Everyone shared a few funny moments that had stuck in their minds, and the whole class relived them with laughter. Then Kenan started telling his stories. For almost half an hour, he recounted dozens of things they had experienced at school. Most of the others listened with excitement and surprise, because none of them remembered so many details. Nearly all of what Kenan told had been forgotten. But as he spoke, they recalled those moments with astonishment and a smile. 


Enes turned to Kenan and asked:


“Bro, what do you do for a living? Did you get married?”

“I’m working as a waiter. I’m not married yet, and honestly, I don’t see marriage happening anytime soon.”


Everyone was surprised by Kenan’s answer. They had all been in the same class. They were successful, intelligent. Even back in high school, Kenan’s sharp mind always stood out. Hearing that someone so bright and accomplished was now working as a waiter shocked them. A silence fell over the group of twenty. It was Orhan who finally broke it.


“Dude, are you kidding? What do you mean, waiter?”

“No, I’m not joking. And it’s not even something I’ve always done. But right now, I make a living waiting tables and occasionally giving private lessons.”

“Why?”

“Because I need to cover my living expenses—housing, heating, and other basic needs.”


Then Buse joined in.

“I get that, but why waiting tables, Kenan? You were one of the brightest among us. I honestly thought you’d be the CEO of some company by now.”

“Your surprise is something I expected. And in a way, it’s actually what I’ve accomplished.”


Mustafa burst out laughing and jumped in jokingly:

“He’s pulling your leg, man. He fooled all of you.”

“No, I’m not joking.”


After Kenan’s reply, the laughter was cut off by a sharp gust of wind. The group, puzzled, narrowed their eyes at the classmate sitting across from them, trying to understand him. Orhan turned to Kenan anxiously.




“Man, are you working as a waiter just to surprise us? What’s this about?”




“Not to surprise you, of course. But I’ve always felt that living the life that was laid out, the expected path, would be like imprisonment for me. Your surprise only shows me that I’ve managed to break out of that prison.”




“How can someone be happy working as a waiter, man? Especially when you’re capable of achieving so much more. You’re smarter than most of us. What you can achieve as a waiter and what you could achieve as a white-collar executive are completely different. Why settle for less?”




Kenan pulled a cigarette from his pocket. After tapping the filter on the table a few times, he lit it and drew in a deep breath. Blowing the smoke into the air, he turned to Orhan.




“I went through my own kind of awakening years ago. Instead of walking the path laid out for me, I drew my own. Within the boundaries that were set for me, I always felt imprisoned. Instead of living the life they wanted me to seek, asking the questions they wanted me to ask, I chose my own questions—the ones I was truly curious about—and the life that could lead me to those answers.


Let me put it this way: we were given a corridor—like high school. We walked through it. At the end, we reached a door—like the university entrance exam. When we opened it, there was a small room with other doors leading outside. On the wall hung keys for each of those doors. Some keys were easier to reach, others harder. Depending on which key we could grab, we opened a door and entered another corridor. When those corridors ended, the same cycle repeated.At some point, I decided to choose another path for myself. I broke through the wall to make my own door, and I tried to walk through corridors I designed myself. First, I searched for my own questions. Then, I sought their answers. That’s how I began to feel fulfilled in life.”




Amid glances that were a mix of surprise, thoughtfulness, and a touch of joy, Kenan continued smoking his cigarette when Gözde spoke up.


“He was rebellious even back in high school. Always clashing with every teacher. Anyway… I think he’s happy.”




Ercan listened to the conversation with a restless edge, nervously biting his nails as Gözde spoke. A high school memory stirred—a long-standing clash with Kenan, born from a single math problem. It was the root of a silent animosity he had carried ever since.


In that elite class of gifted students, no one had been able to solve the problem for quite some time. When Ercan finally spoke the answer aloud, the teacher praised him and called him to the board to demonstrate the solution. As Ercan worked through it, Kenan challenged him, insisting that the problem itself was flawed. The teacher’s sharp reprimand silenced him, and he sat back down, eyes flickering with unspoken defiance


That solution had initially earned Ercan a spot on the math olympiad team. But just a week later, before the next class began, Kenan stepped to the board and laid out a sequence of calculations proving that the problem was indeed flawed—and that, when approached differently, it could yield two separate results. The teacher examined the work with astonishment and promptly replaced Ercan with Kenan on the olympiad roster.


From that day forward, Ercan’s attitude toward Kenan was colored by resentment. He could never shake the sense that Kenan carried an unusual ego, a confidence that grated against him, and deep down, he had never liked his personality.




Unable to contain himself while reminiscing, he jumped into the conversation.


“This has nothing to do with rebellion. It’s just ego again. He’s dressing up his failures with fancy words, trying to convince himself—and us—that ‘you’re the real failures, hehe.’ Because Kenan isn’t someone destined for true success. When a person’s only talent is smearing the achievements of others, it’s no surprise he ends up working as a waiter.”


After this aggressive outburst, the friends who glanced at Kenan hesitated, not wanting to take sides, and waited in silence. Gözde and Dilara quickly objected to Ercan.




“You’re being way too aggressive, Ercan. There’s no need for such rudeness,” said Dilara.


Angered, Ercan shot back:


“Rudeness? I’m just saying what I see. Kenan was like this in high school too. It’s only natural he’s like this now. He’s still trying, in his sly, arrogant way, to cloak our successes in failure.”




Kenan took another drag from his cigarette, waiting confidently for Ercan to finish speaking.


“You’re still mad about that math problem, aren’t you, Ercan?” Kenan said.


The words hit Ercan like a knot in his throat. He couldn’t answer. Kenan continued.


“I didn’t come here to show off my ego, to be arrogant, or to criticize your successes or your lives. I met all of you in the corridors where emotions and personalities were at their purest. Since then, I haven’t come across such innocence anywhere. I came here only because I missed you, and because I knew seeing you would make me happy.


To me, success means achieving what I desire and more. I have no doubt about how successful everyone at this table is, nor do I intend to judge it. I simply wanted to express that my own desires lie elsewhere.”


After Kenan’s constructive words, Ercan couldn’t respond. Strangely, against his own nature, he even found himself trying to believe him. Now, the conversation revolved around Kenan. Ercan hadn’t yet shared the story of his new Jeep or how, at a young age, he had become a manager at one of the country’s most well-known corporate firms. The others hadn’t shared their own memories, spouses, or careers either.




İbrahim spoke up.




“I’ve always said Kenan was rebellious. He’d rebel against teachers. He’d rebel against rules. So now, what are you rebelling against, my friend? The corridors?”


Kenan laughed. He really liked the phrase, but then he gave an answer that surprised everyone again.


“No, no. Not the corridors. I do have a rebellion, yes but it’s against something broader. Against evolution. I resist it, in my own way.”


After this, some of them burst out laughing. İbrahim started laughing uncontrollably.


“He said against evolution! What are you doing, going to wrestle with monkeys or something? Hahaha!”


Almost everyone at the table was laughing Kenan included. Enes, mimicking Kenan’s expressions, said:


“Monkey, you can’t eat the banana! I’ll ruin this game. Slap!” (pretending to snatch the banana from the monkey’s mouth and smack it into the air)


The laughter at the table grew even louder. Kenan was laughing too, but beneath the chuckles, people were secretly expecting a serious explanation for his wild remark.


When Kenan stubbed out his cigarette and opened his mouth, the laughter gradually subsided, giving way to the anticipation of what he was about to say. 




“Evolution was once the natural response of living beings both biologically and ideologically to the conditions of their environment. But today, we no longer react to nature. Our reactions are orchestrated by a system or, if you prefer, by those who manipulate it. The emotional responses we display are guided, curated, and controlled on television, in the media, and in the fabric of everyday life.




Our fathers were raised on cowboy movies and Marlboro commercials. That shaped the previous generation’s reality. And for us, as children, our playthings were tailored: toy cars for boys, Barbie dolls with makeup for girls. Our desires, our priorities, were molded from the very beginning.




Now, our reactions are no longer toward the natural world. They follow scripts imposed upon us, lived according to someone else’s carefully constructed narrative. Evolution no longer unfolds according to nature. Something else governs it something unseen, yet inescapable.”




As Kenan spoke, everyone at the table grew thoughtful. Deep down, they understood him. A subtle sadness seemed to hover on the edge of some of their minds. Kenan noticed this gloom.




“Thinking so differently, of course, doesn’t bring happiness. The more you think, the more restless you become. After all, we have only one life to live. I choose to live not in mere peace, but by pursuing what I truly desire. Life is hard, really. Perhaps I make it even harder for myself. But this is how I am happy.




Seeing the unspoiled sincerity on your faces, the same warmth you carried back in those school days, made me even happier. All of you have achieved what you wanted and more. And I feel a special pride in having friends like you, who are so accomplished.”




At that moment, the waiter arrived. “We’re closing,” he announced to the group.


Ercan couldn’t resist. “Sir, where do we apply for a job as a waiter?”


Everyone burst out laughing, while the waiter gave them a bemused, almost bewildered look.


“Before you bring the form, could you take a picture of us?” Ercan said, handing over his phone. He rose from his seat and moved next to Kenan as they posed for the photo. The group leaned in, laughter still echoing through the room, a mix of nostalgia and mischief lighting up their faces. 

16 Mayıs 2025 Cuma

Wake up

Don’t wait , the day is cold and blind,
No sun remains to warm your mind.
You walk the streets that never change,
Where every smile feels dark and strange.


You scan the crowd with silent hope,
A tale, a spark and a way to cope.
But dreams grow cold, then lose their hold,
Like ships once brave, no longer bold.


They gave you life "Go live," they said,
But left you hollow, filled with dread.
Your soul once full, now turned to stone,
You chased the noise, yet felt alone.


Speak truth  they’ll call you poor or weak,
Resist and still, they’ll curse your cheek.
But child, your soul remains so pure,
They fear what's clean it can’t endure. 


11 Haziran 2024 Salı

Fark Ondalık

 Düşündükçe insan daha da bir yalnızlaşabiliyor. Kendisi gibi düşünmeyen insanların arasında. Dünyanın en zor eylemi düşünmek olsa gerek. Bazen hesaplamak , bazen tümden gelmek , bazen tüme varmak. Hiç bir yere varamayan insanların içinde çıkış yolu arayan biri olmak. 

Bilim adamı olmayabilirim. Evin adamı olmayabilirim. Hatta adam bile olmayabilirim bazıları için.  Olsun. Adil olduğunu bilen bir yürekten daha ferah biri olduğunu zannetmiyorum. Evrendeki en ferah insan olabilirim. Bir bakıma tek insan olabilirim. 

Kitleleri peşinden koşturmaya gerek yok. Gustave le bon kadar kitlelerin peşinden koşmaya da zaman yok. Zaman belirsiz bir büyüklük. Bizler Gazze kadar zamanı olmayan günlükleriz.

 Peki o zaman elinde ne büyük dertler varsa yine de gülecek kadar değerli miyiz? Cevabın farkındayım şükür.

Farkındalıkla yaşamak bir yetenek sanırım. 

Yaşamaya değer mi ? Değer. Yaşamanın değersizlesmediği her gün gülmeye zamanımız da var ne ala. Asırlık , aylık , günlük. Anlık , birlik , ondalık!

16 Ekim 2023 Pazartesi

Yemin Tutmak

" Barışta ve savaşta, karada, denizde ve havada her zaman ve her yerde milletime ve cumhuriyetime doğruluk ve muhabbetle hizmet " 

18 yaşında bu yemini mavi üniforma altında ederken kalben , namus ve şeref üzerine ettiğim gün , yeminden sonra namus ve şeref konusunda en üst karakterde tanıdığım dedem ile birlikte çekilen fotoğraf da masamdadır hep. 

Yeminin havada diye olan kısmını hava harpten atarken benden kopardılar. Denizde diye olan kısmını istedim Deniz Ulaştırma mühendisliğine girdim. Devam edemedim. Ondan da hayat kopardı. Şimdi karada devam ediyorum. Ayaklarım yere basarak. Doğruluk ve muhabbetten bir an olsun ayrılmadan. 

Vatana ve millete hizmet sadece sınırları korumakla değildir. Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk'ün dediği gibi "Vatanını en çok seven görevini en iyi yapandır " sözünü kendimize yol bilip o yolda yürümektir. İşsizlik arttığında istihdam artsın diye maddi çıkar gözetmeden, kalben gece gündüz çalışıp insanlarının yediği ekmeği korumak ve gözetmektir bazen. Bu yolda kalbi senin gibi atsın , atmasın aynı yolu açabilmektir. Bazen emek verenlerin emeğini taşımaktır. Bazen üretmektir. 

Ailemle yakın olabilmek için çıkıp geldiğim şehirde işçi olarak girdiğim firmada çalışan 100-120 arası çalışandan biriydim. Yıllar önce kaybettiğim aidiyet duygusu , bir pandemi döneminde aynı ruhu taşıyan bir firmada olduğumu farketmekle dirildi tekrar. O duygu dirilince 18 yaşında saatlerce son enerjisine kadar mücadele eden Evren de dirildi tekrar. O Evren bugün Üretim Müdürü. 


14 Nisan 2023 Cuma

Sinek(2007)

 Sinek değil ki kalbimiz ya ota ya b*ka konsun,

Mecnun değiliz ki sevdiğimiz padişah kızı olsun,

Peşinden koşmaya değer biri mi varda bizi yorsun

Bizdeki öyle şans ki gönlün konduğu çiçek solsun. 


Ne o masum gülüşlere ne de bakışlara inan

Üzüleceğin tek şey kaybettiğin zaman

Sen o güzele değil , ki o güzel de değil

Sen aşık olmaya aşıksın gerisi koca bir yalan


Alıştık artık gelen gelir giden gider

Bizde aşklar gittiği gün biter

Bulur bu kalp birini yine sever

Ama bilir ki elbet o bir çeker gider


Kimler girdi çıktı bu kalbe bugüne kadar,

Her gidenin ardından üzülsek neye yarar,

Gelene kapımız açık da , kapıyı çalmadan giren bize zarar,

Bu kalbi kıranın hesabını bu kalp sorar.

12 Nisan 2023 Çarşamba

Karanlık

 Kırık değil kalemim sessiz dizelerim

Kırık olan kalbim ondan bu yersiz düşüncelerim. 

Bu dünya olmasa şu evrende koca bir boşluk olurdu ya 

Buz gibi , uçsuz bucaksız renksiz ve yalnız. 

Yürürüm hep , bir başıma, kulağımda bir ritim aklımda hayali dünyamla. 

Yürürüm gecede bir dize gibi. 

Mısra mısra benliğim terketmez beni 

İçimdeki çocuk gökkuşağı renkleri üzerinde koşar , 

Dışımdaki kabuk hep karanlıklarda yaşar.








3 Şubat 2023 Cuma

İyi ki

Ne severdim be,

Biterdim penceresinin dibinde bir gece vakti,
Bitemedim.
Ne Tutku taşardı içimde,
Bağıra bağıra söylerken duygularımı.
Bağıramadım.
Dünyam olurdu be,
Her anım, her yanım.
Olamadı. Olmadılar. Olmuyorlar.
Kimse dünyam olmuyor ki evreni olayım.
Ben Kendi dünyamda paralel bir evrende yalnız başına mutlu olanım.
Söylenmemiş aşk cümlelerin mucidi,
Yaşanmamış sevdaların başrolü,
Kimseler güldürmese de yüzünü,
Bir köşede gizli gizli kendini güldüren deli,
Sahte çoğunluk içinde,
Gerçekliğin tekil şahısıyım.

Yolun yarısını yalnız yürümüş biri,
Düşünce kaldıranı olmamış belli,
 Herkesin üzerinde bir etiketin olduğu mağazada
Alışveriş yapamamış bir müşteri olmuşum.
Vitrinden dudak bükerek uzaklaşmış durmuşum. 
Oturup bir de utanmadan kendime dizeler yazmışım. 

Ruhu 19'undan beri hücrede kalmış olsa da
Bugün 36 olmuşum. 
İyi ki. İyi ki doğmuşum. 

16 Ekim 2022 Pazar

DİRENÇ - FETİHLER

   Saat sabah'ın 10'u. Kenan , İsmet , Veli , İlke toplantı odasında İrem'i bekliyorlar. Yönetim Kurulu toplantısını her gün saat 10 da yapma kararı almışlardı. İsmet İrem'in geç kalmasından dolayı huzursuzdu. Zamana riayet etmenin disiplin adına vazgeçilmez bir kural olması gerektiğini düşünüyordu. Ancak düşüncelerini aktarmamak için de kendini zor tutuyordu. Keza odadaki diğer insanlar sivil kaynaklı ve askeri disiplinden uzak insanlardı. Onların motivasyonunu düşürmemek için huzursuzluğunu diğer arkadaşları gibi oturmayıp ayakta sabırsız şekilde odanın bir ucundan bir ucuna elleri cebinde yürüyerek yansıtıyordu. O sırada kapının dışından topuklu ayakkabılarla merdiveni hızlı hızlı çıkan bir ayak sesi belirdi. Ardından kapı hızlıca açıldı. İrem elinde bir dosya yüzünden kocaman bir gülümsemeyle girdi içeri. 

"Beyler ve İlke bu elimdeki dosya 3 imza içeriyor. Artık 60 milyon taraftarımız olduğunu beyan eden 3 imza"

Veli ayağı kalktı birden "Ne diyorsun ne 60 milyonu? Daha 3 milyon üyeye anca ulaştık."

"Bugün itibari ile İstanbul'un 3 büyük klubü artık İ-bul sponsoru ve üyesi." 

İlke birden irkildi. Eğer İrem gidip 3 büyük klüple firma adına pazarlama faaliyetine girdiyse bu onun görevini yerine getirdiği anlamına geliyordu. O zaman İlke ne işe yarıyordu. Pazarlama adına ona güvenmişti arkadaşları. Kendisi de bir çok üst düzey firmayla anlaşmak üzereydi. O anlaşmalar ile toplantı odasında takdir eden bakışları toplaması gereken İlkeydi. Ancak şimdi tüm bakışlar İrem'e dönecekti. Bu içsel bir kıskançlıktı. Gözleriyle arkadaşlarının İrem'e bakışlarını izliyordu ama korktuğu takdir bakışı bir tek Veli'de vardı. Kenan'da ise pis bir sırıtma hakimdi. İsmet dudaklarını sıkmış konuşmadan "Vay be" der gibiydi. 

"Artık 3 büyük klüp stadlarında bize yer ayıracak. Hem reklam panosu hem de koltuk. Koltuklar sadece i-coin ile alınabilecek. "

İlke kıskançlığın bu büyük haberden sonra birden ruhundan uzaklaştığını hissetti. Bu çok büyük başarıydı. 

"İlke biliyorum pazarlama senin departmanın ama bunu Kenan pazarlama projesi olarak görmedi. Bizzat kendi fikriydi. Bi hukuk insanı olarak benden rica etti. Yapılabilir hale getirdik projeyi ve klup başkanları ile tek tek görüştük. Ne şanslıyız ki Klup başkanları da içlerinde en az bizim kadar iyilik barındıran insanlarmış. Bu hareketimizde camia olarak yer almayı direk kabul ettiler."

Gözler Kenan'a döndü. Herkesten habersiz , sessiz iç dünyasında yine bir çok düşünüyor ve uyguluyordu. İlke herkesin hayran bakışlarının kendisinde olmasını isterken bir anda o bakışları Kenan'a çevirdi. Hayranlık duyuyordu O'na. 

Veli ise daha düşünceliydi. Bir sonraki adımı merak etti. 

"Kenan peki şimdi napıyoruz ? Kulüpleri arkamıza almak çok büyük bir başarı ancak bunu nasıl ilerleteceğiz?"

"Veli öncelik olarak kulüplerin koltuklar için belirlediği bedeli iyilik yaparak kazanmış üyeleri bulalım. Alışveriş kısmında tuttuğu takımın koltuk fiyatını başa çıkaracak kodlamaları yazman gerek , İlke ilk bileti alan üyeyi tespit edip onla iletişime geçmen gerek. Maça gittiği anda kameralaları televizyonları ikna edip o anın reklamını iyi yapman gerek. Şuanda 3 milyon üye içinde ortalama bir bileti alabilecek üye sayımız 100 civarı. İsmet çerezleri ayarlayan ekibin bir hafta içinde bilet alımını sağlaması için gerekirse vardiyalı çalışması gerekebilir.Ayrıca sistem açıklarından faydalanıp bileti iyilik yapmadan alan biri de olabilir. Bu firmanın başlamadan sonu olur. O yüzden bunu engellemek operasyon ekibinin görevi. Tüm alternatifleri çalışarak böyle bir şeyin olmasını engelleyin. İlk bilet alındıktan sonra algılar çok değişecek. Kulüpler iyilik taraftarlarını en iyi koltuklarda ağırlamış ve ödüllendirmiş olacak. Oraya çıkan taraftar ise ne kadar iyi bir birey olduğunu eşine dostuna çevresine ve ülkesine göstermiş olacak. İlke'nin de önümüzdeki günlerde getireceği anlaşmalarla inşaat firmaları yeni sitelerinde evleri i-coin ile iyi insanlara satacak. Firmalar ürünlerini i-coinle satmak için yarışacak."

Kenan önlerindeki süreci anlatırken tüm arkadaşları o anları yaşamaya başladı. Onlar düşünürken Kenan ben çıkıyorum. Bugün ayın 15'i. Haftaya bambaşka bir toplantımız olacak. 

Kenan çıkarken İrem İlke ve Veli'ye "Bu her ayın 15'i olayı nedir?" diye sordu. 

"Her ayın 15'i geldiğinde Kenan kendisiyle başbaşa bir akşam geçirir. İçine kapanır. Düşünür. Annesi dışında kimsenin telefonunu dahi açmaz. Kişisel bir geleneğidir. Hep yapar. Nedenini de asla anlatmaz." 

İsmet birden irkildi. "Lan bu Kenan her ay bir kere askerde ardarda iki nöbeti başkasının yerine tutardı. Hiç dikkat etmedim ama kontrol etsem o da mutlaka ayın 15'ine denk gelmiştir. "

Evet Kenan askerde de her ayın '15inde iki nöbet birden tutarak bütün akşam yalnız kalır ve kendi kendine düşünmek için zaman yaratırdı. 


Akşam saat 9. Kenan elinde bir şişe bira ile tek başına avcılar sahilinde oturuyor ve düşünüyordu. 10 sene önce aynı gün burada otururken üzüntülüydü. Bir annenin evlatları üşümesin diye saç kurutma makinesiyle çocuklarını ısıtmaya çalışıp ardından intihar ettiği haberini aldığı bir gündü. 1 yıl önce de çocuklarına pantolon alamadığı için bir adam için üzülüyordu. Buraya her geldiğinde biri için üzülürdü. Burda üzgün oturmaya alışan Kenan şimdi umutluydu. Başkalarının yalnız kalıp , çaresiz kalıp kendi canına kıymadığı bir ülke yaratmaya çalışıyordu. İyiliği bulaştırmaya , çaresiz kalan insanın eksiği , ihtiyacını bir telefon ile bulabilmesine olanak sağlayacak bir sistem kurmuştu. Yavaştan çalışmaya da başlıyordu. Bu umutla dalgaların deniz kıyısındaki taşlara vuruşunu izlerken telefonu çaldı. Annesi arıyordu. 

"Oğlum. Napıyorsun. Yine tek başına taşların üstünde mi oturuyorsun?"

"Evet Annem. dalgaları izliyor düşünüyorum. "

"Ne zaman kendini düşüneceksin oğlum? Hep başkalarını düşündün ama. Kendini ne zaman düşüneceksin? Ne zaman evleneceksin? Ne zaman biraz da kendi geleceğin için endişeleneceksin?"

"Beni böyle büyüten sendin annem. Televizyon başında başkalarının acısına ağlayan sendin. Dışarda üşümüş evsiz çocuk görünce ceketini ona bırakıp, eve gelip çorba kaynatıp benimle ona gönderen sendin annem. Ben hala o mutsuz çocuğun bir çorbayla gözlerinin gülmesini hatırlıyorum. O bakışlarla mutlu olmayı bana bulaştıran sendin annem."

"Beni üzüyorsun oğlum. Tamam iyi kalplisin. Bitanesin. Maneviyatın var. Ama biraz da kendine bak ya. Biraz da evlenmeyi yuva kurmayı düşün. Ben seni düşünmekten üzülüyorum. Ne zaman komşularla konuşsam 'Kenan nasıl? Evlenmiyor mu?' diye soruyorlar. Sahi kimse de mi yok yoksa bizden mi saklıyorsun?"


"Yok annem. Ben senden ne saklasam sen anlarsın. Senden saklama konusunda hiç başarılı olamadım. Ama yok. Sevdiğim, sevildiğimi hissettiğim , hissettiren kimse yok be anne. "

"Nasıl olacak oğlum. Sen sürekli çalışan kendine vakit ayırmayan saçını bile taramayan , giyimine dikkat etmeyen elindekini sağa sola dağıtan birisin. Kızlar nasıl sevsin seni? Kızlar kendine bakan , onlara zaman ve para ayıran erkekleri sever. Kendine biraz çeki düzen ver. "

"Anne kızların nasıl erkekleri sevdiği umrumda değil. Beni seven bu halimi seven varsa o umrumda."

"İyi oğlum iyi sen böyle dik kafayla devam et. Bizi de torun sevemeden yaşlandır. Herkese iyilik yap ama annene kötülük" 

"Bel altı vurma annem. Seni seviyorum. Üzülecek gerekçe arama kendine. Sevin biraz. Oğlun hayallerini gerçekleştiriyor. Senin gibi insanların çoğalmasını sağlıyor. Bunla gurur duy biraz. Ve keyfini çıkar. Seviyorum seni hadi ben biraz kendimi dinlemeye devam ediyorum. Çok öpüyorum. "

"İyi iyi dinle bakalım , seni dinleyen bir kadın bulmak varken anca kendi dinle soğuk taşlar üstünde. Hadi görüşürüz oğlum."

Telefon kapanırken Kenan'ın yüzünde gülümseme vardı. Her şey dilediği gibiydi aslında. Evlilik dışında. Aklına bir fikir geldi. Evleneceği kadını bulma konusunda... 

Telefonla Veli'yi aradı. 

-Veli kusura bakma bu saatte rahatsız ediyorum. Müsait miydin?
-Evet Kenan. Hayırdır sen bu gece kimseyle konuşmazdın?Noldu.
-Hayır hayır. 1 saat sonra ofiste olucam gelebilir misin? Diğerlerini de çağırcam. 

-Tamam tamam. Çıkıyorum. 
Veli telefonu kapattığında konunun çok önemli olduğunu biliyordu. Kenan çok önemli bir şey bulmuştu kesin. Yoksa neden arasın ki. Hemen üzerini değişip İlke'yi aradı. 

-İlke 1 saat sonra ofisteyiz. Kenan çağırdı. Gelebilecek misin?

+Bu saatte mi saat gecenin 10'u . 

-Kenan aradı diyorum. Ayın 15'inde Kenan aradı. Geliyor musun?

+Tamam geliyorum. Beni alır mısın yol üzerindeyim. Arkadaşlarla oturuyoruz. 

-Tamam. 



Veli , İsmet , İlke ve İrem toplantı odasında bekliyordu. Kenan da geldi. Herkes sabırsızdı. Kenan'a nasıl soracaklarını bilemediler. İsmet lafa girdi.

- Evet Kenan reis. Nedir bu saatte bizi burda toplatan düşünce. 

-Biliyorum çok bencilce. Bu akşam kendi başıma düşünürken aklıma geldi. İnsanlara iyilik bulduruyoruz. İş bulduruyoruz. İşçi bulduruyoruz. İhtiyaçlarını bulduruyoruz. Peki neden İlişki buldurmayalım. 

Veli garipsedi. Kafasını geriye çekerek onay vermeyen bir bakışla 

-Kenan ilişki uygulamaları bir dünya var biliyorsun. Bunun bizim platformla bağlamak güvenirliği de karakteri de düşürmez mi?

-Haklısın. Direk bir bağlama böyle olur. Peki Ben iyi bir insanla tanışmak istiyorsam. Sadece ilişki değil. Arkadaş olmak istiyorsam. Tanımak istiyorsam. 

İrem'in aklında belirmeye başladı. 

-Tabi ki sen kullanıcıların profillerine bakıp nasıl biri ne kadar iyilik yaptığını görebiliyorsan seçebilirsin de. 

-Aynen öyle. Bundan sonra kullanıcıların topladığı toplam "i-coin"leri profillerinde göstereceğiz. İnsanların bu coinleri nasıl kazandıklarını da. Örnek Veli. Sen özel bir doktorsun. Maddi durumu olmayan 2 vatandaşın ameliyatını gerçekleştirdin. Ben profilinde senin coini tıkladığımda yaptığın tüm iyilikleri görebileceğim. İlke sen liselilere özel ders verdin. bunu göreceğim. Sonra arama kısmında bunları filtreleyeceğim. Hem iyi hem ortak yönüm olan insanları bulabileceğim. Onlarla iletişime geçebileceğim. 

İsmet Kenan'ı dinlerken sürekli kafasını sallayarak hayalinde onaylıyordu. 

-O zaman bunu detaylandıralım. Beyler bayanlar. Bayadır ortak proje geliştirmiyorduk. Bu gece bunu detaylandırıyoruz. 

İsmet odada bulunan yazı tahtasına yöneldi. Ve kocaman bir başlık attı. İLİŞKİ-BUL.

Saatlerce tartıştıktan sonra Veli ilkeye dönüp "

İlke bunu öyle bir pazarla ki insanlar iyi ilişkiler için uygulamamıza üye olsun. İyi birine denk gelmek için sürekli iyilik yapma ihtiyacı hissetsin."

İlke gülerek "O iş bende." dedikten sonra koşarak odayı terketti. 

---------------------------------------------------------------------------
6 ay olmuştu. İ-BUL 30 milyon üyeye ulaşmıştı. Artık sadece insanların profilleri değil şirketlerin profillerinde coin karşılığı değerleri yer alıyordu. İyilikle ödüllendirilen firmaların coin değerlerine paralel borsadaki değerleri de yükseliyordu. İnsanlar firmaların ne kadar güvenilir olduğunu burdan anlıyor ve yatırımlarını da ona göre yapıyordu. Artık ülkede büyük oyuncu olmak isteyen firmalar İ-Bul üyesi olmak zorundaydılar. Ve tüm marketing projelerini İyilikle bağdaşan bir şekilde yapmak zorundaydılar. Öğrenciler ücretsiz yemekler yiyor, Fakir mahallelerde firmalar ücretsiz hizmetler sunuyor, ilaç firmaları hastalara ücretsiz ilaçlar dağıtıyor ve karşılığında edindikleri güvenle satışlarını da ciddi oranda arttırıyorlardı. Bu beş kişinin oluşturduğu Kivii firması ise ülkenin en yüksek değerli firması olmuştu. En zenginlerin bile satın alamadığı, alamayacağı. Bu bir Fetih'ti. 5 Kişinin koca bir ülkeyi fethetmesiydi. 

-----------------------------------------------------------------------------

İsmet ıslık çala çala toplantı odasına gidiyordu. Merdivenlerden güle oynaya çıkıyordu. Yönetim katına geldiğinde asansör açıldı. Veli ile İlke asansörden çıkarken İsmet ile karşılaştı. İlke 

"Günaydın İsmet. Nasılsın?"

"Bomba gibiyim İlkecim sen nasılsın?"

"Ben de iyiyim teşekkür ederim. Bu sıralar o sert yüz ifadelerin yok. Çok neşelisin. Hep böyle kal." 

"Teşekkür ederim. Veli sen nasılsın? Bugün toplantıda senden haberler gelecek diye bekliyorum. "

"Evet İsmet. Bugünden itibaren bambaşka haberler , oyuncular girecek toplantımıza. Buyrun. Başlayalım"

diyerek toplantı odasının kapısını açtı Veli. İsmet önden girerken Veli İlke'nin kulağına sessizce :

"Ne ara İlkecim oldun sen?" dedi. 

İlke sırıttı. Kıskanılmak hoşuna gitmişti. Herkes koltuğuna oturduktan sonra Veli konuşmaya başladı. 

"Beyler. Yarın bir görüşmemiz olacak burada. Bu görüşmeyi bizzat organize ettim. Gelecek kişi Cumhurbaşkanımız."

Herkesin ağzı ardına kadar açılmıştı. 

İrem kekelemeye başladı. "Ne , ne ? Cumhurbaşkanı? Bizim Cumhurbaşkanı?"

Veli gülerek " Evet bizimkisi. Beyefendi ülke için ne kadar iyi bir yer edindiğimizin farkında. Bizlerle burada görüşmek istiyor. Konunun detaylarını kendisi aktaracak. Yarın en güzel en motive halinizle gelin. "

İrem zıplaya zıplaya seviniyordu. Projenin şimdiye kadarki en büyük başarısı kapıdaydı biliyordu. 
"Reis geliyor. Reis geliyor. İyiliğe geliyor. Kivi'ye geliyor. "

İsmet biraz gergindi. Eski bir asker olarak Cumhurbaşkanı ile görüşmenin garip bir tedirginliği vardı üzerinde. 

Veli İsmet'e dönerek " Hayırdır canın sıkıldı. Reisi sevmiyor musun? Ondan mı hoşuna gitmedi?

İsmet derin bir nefes alarak açıklamaya başladı :

"Harp okuluna girerken bir yemin ettik. Kanunlara - amirlerime itaat edeceğime ,İcabında vatan, cumhuriyet ve vazife uğrunda canımızı vereceğimize. O amirlerin en üstüdür bizim için. Ve ben o yemini , askerliği terkederek özel sektöre girmiş biriyim. Bana baksa bile içimden komutanına yakalanmış hata yapmış bir asker çıkacak biliyorum. Bu huzursuzluğum ondan." 

Kenan İsmet'in aurasından rahatsız olmuştu. 

"İsmet sen yeminini en güzel şekilde yerine getiriyorsun rahat ol. Ülkeyi korumak sadece sınırları korumak , terörist öldürmek değil. Sen fakirlikten , çaresizlikten , kimsesizlikten , işsizlikten ülkenin insanlarını koruyorsun. Bunun gururu olsun Reis'e bakarken gözlerinde. "

İsmet rahatlamıştı. Ve hazırdı.

25 Eylül 2022 Pazar

Direnç - Kuruluş

Kivii firması için tarihi bir an başlıyordu. Şirkette çalışanları bir araya getiren proje "i-bul" uygulaması birazdan tüm ülkede hayata geçecekti. Projenin fikir babaları ,Yazılım mühendisleri Kenan ve Veliydi ancak fikrin hayata geçmesi için gereken finansal desteği toplayan , ikna kabiliyetiyle büyük firmaları , belediyeleri ve hatta iktidarı bile destek konusunda arkasına alan avukat İrem , ileri düzeyde bir iş organizasyonu ve planlamayı hazırlayan İsmet ve Veli'yle Kenan'ın eski firmasından arkadaşları İlke için se bugün bambaşkaydı. Yıllardır eski firmaları intech'te molalarda ve iş çıkışlarında başlayan , uzun uzun sohbetlerle hayallerini kurdukları o gün gelip çatmıştı. Şuan beş arkadaş kurdukları firmanın operasyon salonunda dev ekranda yükleme ekranını takip ediyordu. 

[ %97-%98-%99 app loaded.]


İsmet yüklemenin tamamlandığını görür görmez Veli ve Kenan'a dönüp seslendi:
"Üyelik alımlarını açalım."
Kenan önündeki laptop'a elini uzattı ve sol eliyle şifreyi girip enter'a basarken sağ elini yumruk yapıp havaya kaldırdı ve baş parmağı ile tamamdır mesajı veriyordu.
Veli Kenandan aldığı onayla kendi laptopuna oturup hızlıca klavyenin tuşlarında dans etmeye başladı. 15 saniye süren bu dans sonrası Veli "Portlar aktif , tüm üyelik alımları açık , Haydi herkes uygulamasını kurup bilgilerini girsin."

Ofisteki herkes hızlıca telefonlarındaki hazır kurulum dosyalarını açarken Kenan uygulamayı yeni yüklüyordu. Uygulamayı indirir indirmez Kenan da kendi bilgilerini girip üyeliğini tamamlamış ve gözünü ana ekrana çevirmişti. Henüz 3-4 dk geçmesine rağmen uygulamadaki aktif üye sayısı 50 bin olmuştu. Ekranda artık herkesin gözü üye sayısındaydı. Bir buçuk saat boyunca üye sayısının 1 milyona çıkışını izlediler. 1 Milyon olunca herkeste bir sevinç coşkusu , senkronize bir alkış vardı. Bu coşkuyu İsmet'in bağırması bozdu. "Haydi çok işimiz var. Herkes görevinin başına. İnsanlar neden üye olduysa onlara onu vermemiz lazım. " İsmetin askeri disiplinine alışan ofis çalışanları hemen bilgisayarlarına döndü. 

İlke eski iş arkadaşları yeni ortakları olan Kenan ve Veli'nin yanına gitti. Yanyana oturan bu iki arkadaşın ellerine uzanarak "Başardınız. Tebrik ederim." dedi. Veli'nin yüzünde gülümse İlke'nin iyi niyetli mutluluğuna karşılıktı ancak Kenan'ın değişmeyen dalgın ve heyecansız görünen ifadesi İlke'nin neşesini götürmeye yetti. 
"Neden böylesin Kenan? Mutlu olman gerekirken yıllardır sohbetlerde aklındaki fikri basamak basamak bizlerle paylaşır bizlerle büyütürken bugün neden neşeli değilsin?"
"Neşesiz de değilim ilke. Ama başarmadık. Başladık. Başarmak için neler neler yapmamız gerekiyor daha onları düşünüyorum. "
Derin bir off çeken ilke Kenan'ı hem anlayabilen hem hiç anlamayan biri olduğunu hatırlayıp diyaloğu uzatmaktan vazgeçti. Biliyordu ki Kenan çok derin düşünen , sürekli bir sonrasını bir sonrasını hesaplayan bir zihne sahipti. O yorucu zihinden uzaklaşmak isteyip "Başaracağız o zaman Kenan, görüşürüz" deyip diğer ekip arkadaşları ve ortaklarıyla sevincini paylaşmaya gitti. 

İrem ,  yeni uygulamarı üzerinden tüm ortaklarını yönetim odasına çağırdı. Eline bir şampanya şişesi alıp onları bekliyordu. İlke ve Veli sırasıyla girdiler içeri. İlke şişeyi görünce "Kutluyor muyuz Ollleyy" diyerek zıplaya zıplaya masaya doğru koştu. Veli yorgundu ve dinlenmeye keyfini çıkarmaya ihtiyacı olduğunu düşünüyordu. Henüz İsmet de Kenan da gelmemişti. Veli ikisini de arayarak "Nerdesiniz oğlum gelsenize beni bu akbabalarla yanlız bıraktınız!" diye telefonda şakalaşırken ilke velinin koluna vurarak "Sensin akbaba " diye tepki gösterdi. Telefonu kapatan Veli ikisinde çalışmaları gerektiğini söylediğini bu nedenle gelmeyeceklerini İremle ilkeye aktardı. İlke çok sinirlendi birden. "Hadi Kenan'ı anlıyorum da bu ismet de tam robot çıktı. İnsan kutlamaya bir kaç dakika ayırmaz mı?"
 
İrem ise sakinliğini koruyor Kenan ve İsmetin heyecanını çalışarak gösterdiklerini biliyordu. İlke ise Kenanla beraber 3 yıl çalıştığı için Kenan'ın iyi bir insan olduğu biliyor ancak İsmetle bu proje üzerine tanıştıkları için hakkında sadece katı ve otoriter tavırları nedeniyle negatif hisler barındırıyordu. İçindeki hisleri İrem ve Veliye "İsmet beni korkutuyor açıkçası. İleride çalışanların onun sertliğine katlanamayacağını düşünüyorum. Kendisine bile acıması yok adamın çalışanlarına hiç acımaz gibime geliyor. Neden daha sakin dana pozitif birine denk gelmedik ki?" aktarıp ilk ofis dedikodusunu başlatıyordu. İsmet Kenan'ın askerde tanıştığı biriydi. Kenan askerde asteğmen olarak görev yaparken İsmet de bölük komutanı bir üsteğmendi. İsmet'in askerlerin kabiliyetlerini , becerilerini arttırmada muazzam bir yeteneği olduğunu fark eden Kenan daha sonrada bağını koparmamış İstanbul'da sık sık görüşmüşlerdi. Ara ara bu görüşmelerde Veli de dahil oluyor sohbetlerinde yer alıyorlardı. O sohbetler politikadan , spordan çıkıp hızlıca her seferinde Kenan'ın ve Veli'nin ortak hayali projeye geliyordu. Bir süre sonra projeyle ilgili İsmet de fikirler yürütüp geliyor o sohbette o da değişmez bir yer ediniyordu. 
Veli İsmet ile Kenan'ın arkadaşlıklarının çok eski olduğunu Kenan'ın doğru karar aldığını tekrar İlke'ye hatırlatmak için " O adam negatif değil. Sadece disiplinli. Askeri okulda okumuş. Oradan aldığı bir kültür var. O kültüre ben de Kenan da inanıyoruz. Zamanla sen de ısınırsın" 
"Umarım ben size inanıyorum." derken İçeri Kenan girdi.
"Neredesiniz Kenan Bey? gelin de beraber kutlayalım. Ağaç olduk burada." diye karşıladı onu İrem. 
"Geldim geldim. Akışları kontrol etmem gerekiyordu. İlk arayışların başladığına ve nasıl karşılık bulduğuna şahit olmak için data'yı kontrol ediyordum. Veli belediyenin sistemi entegre şekilde karşılık veriyor. En son gelirken Avcılarda oturan birinin ütüye ihtiyacı olduğunu ve hemen belediyenin bize sunduğu kayıp eşya bürosundan bir adet ütünün kullanıcı için ayırıldığını teyit eden mesajı gördüm."
"Hadi ya. Dur hemen belediyeden Suat Bey'i arıyorum. Teyitler sonrası ürünleri hızlıca lojistik ağına katmaları gerek"

"Arama arama. Ben gelirken aradım. Biz konuşurken görevli arkadaş beyoğlu avcılar belediye otobüsünün şoförüne ütüyü götürüyordu. Kullanıcıya mesaj geçildi. Kullanıcı avcılar durağından ütüyü alacak. Ve evet İlke. Başardık. İlk iyilik bulundu."

İlke "Sen sen mükemmel bir detaysın Kenan. Anlamalıydım. Ama ben kaçmayı seçtim. Haklısın. i-bul olarak başardık. " İrem sevinçle karışık yorgunluğunu ellerini havaya kaldırıp esneyerek gösterirken koşar adım bir ayak sesi odalarına yaklaşıyordu. 
İsmet girdi içeri. Yüzünde takım arkadaşlarının alışık olmadığı neşe vardı. İlke hemen şakaya vurdu. "Adam gülüyor. Aaa İsmet gülüyor "  bu cümle kenan dahil herkesi güldürmüştü. İsmet ise şaşkınlıkla anlamaya çalışıyordu. İş zamanı iş aşk zamanı aşk felsefesinden gelen yapısı ona doğal gelirken tanımayan insanlara değişik geliyor hatta itici gelebiliyordu. Şaşkınlığı üzerinden atan ismet "Her şe yolunda. İlk iyilik beyoğlundan yola çıkan bir üt" Veli ismetin ağzına lafı tıkarak "Biliyoruz gelirken Kenan kontrol etmiş. "

İsmet sakinleşirken  oturmak için Kenan'ın sağındaki boş sandalyeye yöneldi. Refleks bir hareketle Kenan'ın saçlarını okşadı çocuk sever gibi. İrem şampanyayı sallamaya başladı. Şampanyayı patlatıp kadehleri doldurdu. Kendi kadehini havaya kaldırıp  "Arkadaşlar insanlar bizimle ihtiyaçlarını bulacak , iş bulacak , işçi bulacak iyilik bulacak!" diye sloganını tekrarladı.




 

3 Mayıs 2021 Pazartesi

Ait Olmak

  İnsan daha önce hiç sahip olmadığı bir şeyin eksikliğini hissetmez , özlemez. Çünkü farkında olmaz. Yıllardır farkında olduğum , hasret duyduğum hisler vardı. Sizin de vardır. Aileme özlem duydum. Eksikliğini hissettim. Yıllarca. Kavuşunca çok eksik kalmışım anladım. Yıllarca ait olmadığım evlerde , yataklarda uyandım. Yıllarca kirasını ödediğim evlerde , parayla aldığım yataklarda misafir evindeymişim gibi uyandım. Uyanıp kardeşimi gördüğüm bir sabah ait olduğum yere döndüğümü anladım. 


Yıllarca bir çok işte çalıştım. Kendimi geliştirmek için ya da geçimimi sağlamak içindi hep. Çalıştığım yerlerin bir parçası oldum belki ama onlar hiç benim bir parçam olamadı. İki yıllık hava harp okulu serüveni boyunca edindiğimiz aidiyet hissini bir türlü o firmalarda yaşayamadım. O yüzden de belki çok çabuk yorulup sıkıldım o işlerde. Bir gözüm saatte. Mesai bitse de gitsem iç güdüsüyle.  


Hava harp okulunda çok önemliydi aidiyet. O sınırlar içinde harcadığınız tüm enerji , zaman ulvi bir amaç içindi. Biliyorsunuz bunu. Dayanıklılığınız her geçen gün artıyor. Harcadığınız enerji her geçen gün daha fazla. Yerden kalkacak haliniz yok. Bir komutan çıkıp diyor ki " Bittim dediğin yerde bir o kadar daha varsın" İnanıyorsun. Limitinin bir bu kadar daha olduğuna. Tükenmiş kollarına can geliyor. Kalkıyorsun. Bu da limitini arttırıyor. Her gün bir önceki günden daha dayanıklı , daha bilgili , daha gelişmiş olmak. Ait olduğun bu yerde olabildiğince en iyi olmak. Her sabah yeni kazanımlar için uyanıp gururla güneşe bakmak. Başarabildiklerinle burdayım demek. Buydu bize öğretilen kadar hissettirilen aidiyet. 


Geçen sene ailem için geldiğim Manisa'da tecrübemin olamadığı zor bir sektöre ait olan plastik enjeksiyon firmasında işe girdim. Kardeşim benden önce aynı pozisyonda 3 ay kadar çalıştı. Öyle ki çocuk neye uğradığını şaşırıp hemen iş değiştirdi. Boşalan yer için beni önerdi. Kabul edildim geldim. Ailemle birlikte olabilmek için fiziken çok yıpratıcı bir işe girdim. Bilmediğim plastik enjeksiyon sektöründe işi öğrenmek ve pes etmemekle geçen bir yıl geçirdim. 


Bir yılın dolmasına az bir süre kala pandemi başladı. Benzer firmalar , esnek çalışma ödeneğinden , ücretsiz izinlerden yararlanıp çalışanlarını istemsizce zora sokarken , çalışanı olduğum firma çok ilginç bir girişimde bulundu. Siperlik üretmeye başladı. Öyle bir girişimdi ki bu. Çalışanı olduğum için ilk defa bir firmayla gurur duyuyordum. Hazırlıksız yakalan sağlık sektörünün imdadına yetişiyorduk kendi bölgemizde. Çevre hastanelere hibe edilen siperlikler nedeniyle teşekkür yayınlarını görüyordum.  Bir kaç ay geçmeden  sağlık bakanlığı resmi sitesinde bir yıllık firmamızın logosu vardı. Üzerinde pandemi süresince desteğini esirgemeyen DEĞERLERİMİZ yazıyordu. 

O an. Yıllar süren bir özlem daha bitti. Gururla ülkeme hizmet edebilen bir yapının parçası olmak. Bu yapıya ait olmak. Suyun altında nefessiz kalıp,  suyun üstüne çıkınca derin derin nefes alır gibiydim. Yıllarca tuttuğum aidiyet nefesini ciğerlerime çeker oldum. Yirmilik harbiyeli ruhum geri döndü bedenime. Ağrıdan bacağımı yere basamıyordum yeri geldiğinde ama yine de yürüyordum dişimi sıka sıka. Yorgunluktan bitkin düşüyor bir an duruyordum. İç sesim " Bir bu kadar daha varsın. " diyordu. Devam ediyordum. İnsanlar aldığım parayı sorgulayarak bu kadar kendimi yıpratmamı eleştiriyordu. Benim içinse para artık çok sonraki meseleydi. İki yüz kişinin mücadelesinin sorumluluğu vardı üzerimde. Kendimi bu şekilde motive ediyordum. Bunu da kimseler anlasın , takdir etsin kaygısı taşımadım hiç. 

Evet iki yüz kişi. İki yüz hane. Birlikte. Emek verip. Gururlu bir aile olup helal kazanımlarla evlerine ekmek götürüyordu. 


Artan işsizlik , bozuk ekonomi , kaygılı  fakirleşen bir toplum ve  intihar eden yurdum insanları. Bu ülkenin insanlarını koruyabilmek sadece sınırları koruyabilmek değilmiş onu anladım. Bu ülkenin insanlarını koruyabilmek onları bu fakirlikten , bu çaresizlikten de koruyabilmekmiş. Hükümetin, yönetimlerin insanına sahip çıkmakta aciz kaldığı bu dönemde ait olduğum bu firma bugün dört yüzün üzerinde insana istihdam sağladı. Dört yüz hane bu gururlu ailenin bir parçası. Bugün dört yüz hane bu ruhla bu vizyonla binlerce hane olacak. Çoğaldıkça daha bir ait oluyorum. Çoğaldıkça ruhum daha tatmin. 


Belki de 7 Mayıs 2007 gecesi , 3. Filo koridorlarında Kurmay Albay Mehmet Eldem'in bana söylediği " Ben senin gözlerinde vatan sevgisini görüyorum. Sakın umudunu kaybetme. Dışarıda illaki vatana millete faydan olur " sözündeki öngörü buydu. 


Ve O'nun da dediği gibi " Vatanını en çok seven , görevini en iyi yapandır. "

19 Şubat 2021 Cuma

Sevmek Üzerine

 Bugün iş yerinde sigara eşliğinde sohbet ediyorduk. Bir süredir devam eden "evlen artık,neden evlenmiyorsun?" Sorularına ilk kez cevap vermek istedim. Ağzımı açtım. Bir saniye kadar açık kalan ağzımı kapadım. Aklıma o an nedeni gelmedi. Düşünmemiştim. Evlenmeyi değil. Bu sorunun cevabını düşünmemiştim. Ağzımı kapadım. Nasip diye uyduruk o klişe cevabı verip geçtim. 

Yanlarından ayrılınca gidip düşündüm. Neden ? O an aklıma gelmeyen şeyler geldi birden aklıma. 

Düşündüm. Ne çok sevdiğimi. Sevince ne kadar çok sevdiğimi. Sevince nasıl bir insan olduğumu. Hatırladım. Kimleri sevdiğimi değil. Nasıl sevdiğimi. Sevince sevdiğimden başka dünyası olmayan bir evren olduğumu. 

Yaş otuz dört. On dört yaşında severken de aynıydim. Yirmi bir yaşında severken de yirmi dokuz yaşında severken de aynıydım. Çok severdim. Şimdi aşık olsam yine çok seveceğim. Tecrübe şunu öğretiyor. Kimse bu kadar sevilmeyi haketti mi ? Hakedecek mi ? Ya yine çok seveceğim. Bu kez hakeden birini. Bir ömür çok seveceğim. Ya da yalnız öleceğim. 

Artık verecek cevabımdır. Her seferinde sorulan ama umursamadığım bu soruya. 

25 Haziran 2019 Salı

Güldüren Çorba

 Bir bayram günü. Tüm sülale dedemin gölgesinde, köyümüz Başaran'daki evde toplandık yine. Kuzenler akşamları oyunlar oynarken tüketmek için bir çok abur cubur almıştık. Bir kaç temel gıda alışverişi de yapıp dedemlere geçtik. Ablam dolaba eşyaları koydu.

Henüz bayram arifesi olduğu için gençler olarak Nazilli'ye dolaşmaya gidelim dedik. Evde nenemle dedem kalmış bir başına. Dedem akşam birlikte yiyeceğimiz yemekten önce acıkmış. Nenemden çorba yapmasını istemiş. Nenem mutfağa girip aldığımız ürünlerin arasından çorba seçmiş kendince. Başlamış pişirmeye.Servis etmiş bir güzel dedeme. Dedem ilk kaşığı attıktan sonra beğenmemiş. Azarlamış nenemi. Nenem de tadına bakınca bir poşetin yetmediğine kanaat getirmiş. Götürmüş çorbayı geri. Dolaptan başka bir poşet daha çıkarmış. Onu da içine katıp tekrar bir süre kaynatmış.

Akşam üzeri kuzenlerle birlikte eve dönünce dedemin nenemi azarlamasına tanık olduk. Birbirlerine "Hacı" diye seslenen bu çiftin arasındaki diyalog şu şekilde ilerliyordu.

-Yahu eyyce yaşlandun sen Hacı. Bi çorbayı dahi yapamaz mı insan?
-Napam hacu aynı yaptım hep yaptım gibi ne bilem ben daha.
-Yahuu bırak Hacı sen iyice işe yaramaz oldun daha bir çorba yapamıyon.
-Eyy eyy ben yapamıyom. Bunca yıl yaptım bu akşam gocaldum(yaşlandım).

Girdik araya bu hararetli tartışmada. Dedem sitemle nenemin yaptığı çorbayı eleştiriyordu bize. Nenemse hazır çorbaydı. Aldım döktüm neyini yapamıcam diye bize serzenişte bulundu. Aklımıza çorbanın bozuk olma ihtimali gelince heyecanlandık. Allah muhafaza yaşlı başlı aile büyüklerimizi zehirlemiş olmayalım sakın diye hemen çorbanın ambalajını aramaya koyulduk.

Neneme çorbanın poşetlerinin yerini sordum. Çöptedur daa dedi. Çöpe yöneldim.Çorba poşeti arıyorum ama yok. Allah allah diyorum nasıl burda olmaz. Harbi nenem alzahmier falan mı oldu Allah muhafaza?!. Sonra sabah markette kuzenimin akşam içeriz diye aldığı tang meyve suyu geldi gözümün önüne. Çöpte bir adet şeftali bir adet kayısı poşeti açılmış boş bir halde. Alıp gittim dışarıya bizimkilerin yanına.

Nene bunlar mıydı çorbalar?

Nenem gözlerini kısarak baktı ve hee bunlardı dedi. Herkes bir anda ağzını açarak şaşkınlık haline girdi. Ablam girdi lafa. Nene sen bunları mı yaptın çorba diye?

23 Nisan 2019 Salı

Reenkarnasyon 1

 Aydın'da lise okuyordum henüz. Bize çizilen rota nedeniyle sadece derslerde anlatılan , sınavlarda çıkacak bilgilere hakim olmakla yetiniyordum. Yüküm ağır zannederdim. Lakin hafifmiş o zamanlar. Sonradan anladım.

Piknikteyiz komşularla. Adnan Menderes'in adı geçiyor sürekli. İsmi geçince birileri kızıyor , birileri övüyor. Lakin iki farklı görüşte olsa komşular birbirini hiç kırmıyor.Babam ülkücü mesela . Bıyıklarına bakmamız kafi anlamak için. Komşulardan biri Muşlu bir aile. Muşlu deriz onlara. En yakın aile dostlarımız. Kürtlermiş. Lise bitene kadar kürt olduklarını dahi bilmiyordum.

Hava harp okuluna geldim. Burda sürekli insanların kendini fiziksel olarak , bilgi olarak , donanım olarak , ruhen güçlendirmesi gerekiyor. Ve bulaşıcı. Şevkle kendimizi aşıyoruz. O zamanlar bilgiler de ağır geliyor .Mesela bir konferansta insansız hava aracı projesini tanıtan gençler bunların özgür olacağını dile getiriyor. Kullandığımız jetlerin ise bir tuşla kontrol edilebildiğini öğreniyoruz Amerika tarafından. Sonra Amerika'da F 22 raptor jet uçağının kavramsal tasarımını yapmış Türk Profesörün Ülkemize gelip artık bize çalışacağını öğreniyoruz. Karısı İngilizce dersimize giriyor. Bize söz veriyor profesörümüz. Siz diyor hür uçacaksınız. ASELSAN'da mühendislerle yazılım çalışıyorlar yıllardır. Siz uçarken sizden başkası hükmedemeyecek kokpite. Seviniyoruz. Şaşkınlık gidiyor. Derken bir yıl sonra. Aslensan mühendisleri intihar ediyor!

Bu sırada ben de okumaya başlıyorum. Adnan Menderes'i , Dersimi , Darbeleri araştırıyorum. Menderes'in , İsmet İnönü tarafından çıkarılmak istenen toprak yasasina kızıp CHP'den istifa ettiğini ogreniyorum. Ee diyorum bu yasa iyi ama. Meğer kendisi Ege'nin en büyük toprak ağası. İşte Atatürk'ün dediği kendi çıkarlarını milletin çıkarlarının üstünde tutan ilk siyasi. O sıra da dünyada Rusya komünizmi ile batı kapitalizmi çarpışıyor. Kominizmin içindeki din karşıtı bakış açısını gören Menderes , insanların inançları üzerinden , bakın İsmet İnönü dinsizi koministlerin allahsız politikalarını uyguluyor. Çünkü bu toprak yasasının daha serti Sovyet ülkesinde uygulanıyor. Yani aşiret falan yok. Toprağı belli hektar üzerinde olanlar , devlete fazlayı teslim edecek , devlet köylüye işletecek. Ne Dersim'deki gibi aşiretler çıkacak sağdan soldan , ne de halk adaletsiz bir paydaş olacak. Menderes komünizmle mücadele adına başlarda ABD ile yakınlaşıyor. Hatta öyle ki CIA tarafından topraklarimizda ilk kurulan dernek Türkiye Komünizmle Mücadele Derneği. Zonguldak'ta kuruluyor.   Anladık Menderes de buymuş. Biraz ilerd darbe. Darbe metninde ismi geçen subay Alparslan Türkeş. Ee bu babamın taptığı adam. Bu adam darbe metnini okuyan , darbeci subay. Darbe sonrası Erzurum'da da kurulan dernek. Ee onun kurucusu arasında da Fetullah Gülen ismi var . Anladık Gülen de CIA ile tanış .
1970 lere geliyoruz. Okuyoruz hala. Soğuk savaş durulmuş. İş daha çok algılara dökülmüş . Ecevit Erbakan hükümeti var. Son CHP iktidarı. Kıbrıs harekatı. Dünyanın koyduğu ambargo. Bir tek Kaddafi'nin  Libyasi destek bize. Gemilerle erzak , mazot yolluyor. Ama yetmiyor. Meşhur kuyruklar bu sebep oluyor sanırım. Halk geriliyor. Kıbrıs'a rağmen Ecevit gözden düşüyor. Yetmiyor. 80 Ler geliyor. Algı bitmiş artık takım tutar gibi sağ (ABD kaynaklı darbede ismini duyduğumuz subay Alparslan'ın tayfa , babam dahil ) sol (Deniz Gezmiş gibi sembol isimlerin öne çıktığı Ruslar tarafından desteklenen , Lübnan'da gerilla egirimi gören tayfa )

87 de ben doğuyorum. Adımı babamın eve ölüsü gelecek diye korkan ailenin , bunun önüne geçtiğine inandığı için adıma darbeci generalin adını vermesi ironisi de var.

90'lar. Cemaat ülke içinde hızla büyüyor. İzmir'de fetvalarla başlayan akım maddi bir sirkülasyon da ediniyor. Sovyetler yıkılır yıkılmaz henüz eğitim sistemleri yokken , Gulen okulları kuruluyor. Himm şimdi gulen CIA ile çalışan biri. Demek ki bu ülkelerin eğitimini ele geçirerek gelecekte ABD lehine yetişmiş insanlar yetiştirecek. Bizde dershaneleri var .Bizde de cemaate yakın arkadaşları biliyorum. Hepsi fakir. Kendi başlarına mevki sahibi olmaları çok zor. Cemaat sayesinde barınma , eğitim , özel ders konularında ileri düzey ailelerin çocuklarına kafa tutuyorlar. Derecelik çocuklar da var. Orta halli de. Bir arkadaşım Türkiye'de ilk 1000 e girdi. Ama çocuğu abileri zorla polis kolejine gönderdi. Çok sinirlenmiştim. Meal okuma sakıncalı derdi lisedeyken. Ama eli mahkum. Belki cemaate girmese o dereceyi yapamazdı. O zaman bu ülkelerde de bu şekilde devlet görevlileri yetişecek. Türkiye'de sempati , CIA tarafından sempati , iki taraftan destek. Büyüyor okullar. Bakanlar çıkmış , siyasiler çıkmış mesala Kazakistan'da.  Ya bu şeytanlar bildiğin dine de , millete de değil , sadece ve sadece ABD stratejilerine hizmet ediyor. Eyvah.

Lanet olsun bu yükü omzuma aldığım güne. İstihbarata karşı koyma toplantısında cemaat ile ilgili bu edindiğim bilgileri paylaşarak kendi kuyumu kazıyorum. Daha sızmamıştır buraya bunlar diyorum ama meğer adamlar 80 sonrası boşlukta başlamışlar ekmeye.

Bir hafta sonra kurban bayramı tatili. Evimdeyim. Evime körfez dershanesi hocaları geliyor. Hayırdır ? Tebrik ediyorlar. İyi de ben sizden mezun olmadım , uğurluyum ben. Olsun. Müslüman bir aile evladımıza destek olmaya geldik. Dualarımız seninle. Napıyorsun ? Okulda namaz kılabiliyor musun ? Hayır kılmıyorum. Bak şöyle kilacaksinız diyor. Dedim hoca bir dakka. Ben meal okudum. Öyle bir kılma yok. Gözle kıl diyor yatar pozisyonda. Kılacak olsam halim vaktim yerinde kılarım. Sizin cia ajanı hocaniz efendiniz bu kadar alçaldi mı ya ? Dini bile yalanla öğretiyor ? Ne için ? Annem ayıp oğlum dedi sessizce. Ama o da sevmiyor. Kendisi dindar kapalı bir kadın diye herhalde gaza geldiler. Bunlar bana günaha giriyorsun sevkat tokatı yiceksin diyorlar evden çıkarken. Ne boş adamlar diyorum. Anneme kızıyorum. Bunları sen mi çağırdın diye? Annem haberim yok tanımıyorum diyor. Şimdiye kadar yanaşmamışım. Seni neden riske atayım oğlum diyor.
Bundan bir hafta sonra ilk oda hapsi cezası alıyorum. İlk iftiraya maruz kalisim.  Sonra da zaten okul hayatım bitiyor .

16 Şubat 2019 Cumartesi

İyi geceler



Üstündeki takım yakışmaz sana
Ruhun kalmış sokak arasında
Aman oğlum bak,millet laykır
Sen de bi layk at g*tleri kaldır.

Biri düşse resmi çek duyar kastır
Eline uzatma sakın,prim esastır
Devir bozuk kol gibi, hastır
Yediğin bu golü rakibe yazdır.

Konuşursun sen dinlerler hoş
Aydınlatırsın ama onlar loş,
Kör talih gelir  durma koş 
Oturup dinlen her yer boş

Yoruldum deme bu kadar değilsin 
Sen ne kadar güçlü olduğunu bilirsin
Bir uyku mesafesinde yeni bir gün 
Haydi evlat yine yenilmedin bugün 









14 Kasım 2018 Çarşamba

DİRENÇ - 1

Hava mevsime göre yine de sıcak sayılırdı. Bu da yıllar sonra bir araya gelecek bu lise arkadaşlarının şansıydı sanırım. Önce Dilara geldi. Kapıda Enes'i gördü. Birbirlerini on yıldır görmemiş olan bu iki arkadaş , uzun süredir görmediği diğer arkadaşlarını beklemek için ayırdıkları masaya yöneldiler. Sonra sırası ile tüm sınıf gelmeye başladı. Enes ve Dilara kapının önüne gelen arabalardan inecek kişinin hangi arkadaşları olduğunu tahmin etme oyunu oynuyorlardı. Mekanın camekan oturma kısmının karşısındaki durakta belediye otobüsünden biri indi.Enes'in gözü bu tanıdık simaya takıldı."Kenan değil mi o?" dedi. Dilara da bir süre yüzü tanımaya çalışıp, Enes'i doğruladı. İkisinin de yüzünde bir garipseme ve şaşkınlık vardı. Kenan da masaya gelip selam verince tüm kadro tamamlandı.

   Okul anılarını konuşmaya başladılar. Herkes aklında kalan bir kaç komik anıyı dile getiriyor, tüm sınıf tekrar yaşıyor ve gülüyordu. Kenan başladı anlatmaya. Neredeyse yarım saat onlarca anıyı anlattı okulda yaşadıkları. Çoğu heycanla ve şaşkınlıkla karşılıyordu Kenan anlattıkça. Çünkü bu kadar çok şeyi hiç biri hatırlamıyordu. Kenan'ın anlattıklarının çoğunu hemen hemen hepsi unutmuş. Kenan anlatınca şaşkın bir şekilde ve tebessümle hatırlamıştı.

   İşlerinden, eşlerinden konuşmaya başladılar. Heyecanlı bir şekilde birbirlerinin hikayelerini, yaşadıklarını , başardıklarını dinliyorlardı.


 Kenan'a sordu Enes.

-Aga sen ne iş yapıyon? Evlendin mi?
-Garsonluk yapıyorum. Henüz evlenmedim ve ufukta evlenme gibi bir olay da gözükmüyor.

Kenan'ın bu cevabına herkes şaşırmıştı. Hepsi aynı sınıftaydı. Başarılılardı. Zekiydiler. Kenan zekasıyla lise sıralarındayken de kendini belli ederdi. Onun bu kadar zeki ve başarılı bir öğrenciyken "Garsonluk" yaptığını söylemesine şaşırdılar. Sessizlik oldu yirmi kişilik grupta. Sessizliği Orhan bozdu.

-Moruk şaka mı yapıyorsun? Ne garsonluğu?
-Yok şaka yapmıyorum. Her zaman yaptığım bir iş de değil. Ancak geçimimi garsonluk yaparak ve arada özel ders vererek sağlıyorum.
- Neden?
-Çünkü geçinmem, barınma , ısınma ve diğer zaruri ihtiyaçlarımı karşılamak için.
Buse söze girdi.
-Anladım da Kenan neden garsonluk? Çoğumuzdan başarılı bir öğrenciydin. Ben senin şimdiye bir firmanın ceo'su olmuşsundur diye düşünüyordum.
-Şaşkınlığınız beklediğim bir şey. Ve aslında başardığım.
Mustafa kahkaha attı.Ve gülerek söze girdi.
-Şaka yapıyor oğlum.Yedi hepinizi.
-Yok şaka yapmıyorum.

Kenan'ın cevabından sonra kahkahalar keskin bir rüzgar darbesiyle kesildi. Millet garipseyerek karşısında oturan sınıf arkadaşlarının gözlerini süzerek Kenan'ı anlamaya çalışıyorlardı. Orhan endişeli bi şekilde Kenan'a döndü.
-Oğlum bizi şaşırtmak için garsonluk mu yapıyon? Ne bu durum?

- Sizi şaşırtmak için değil tabi ki de. Ama öngörülen hayatı yaşamayı kendim için tutsaklık gibi hissettim hep. Sizin şaşkınlığınız da bunu tutsaklığın dışına çıkmayı başarabildiğimi gösteriyor sadece.

- İnsan garsonluk yaparak nasıl mutlu olur oğlum? Hele ki daha iyi bir hayat elde edebilecek seviyede ve donanımdayken. Çoğumuzdan zeki adamsın. Bir garson olarak elde edebileceklerin ile beyaz yakalı bir yönetici olarak elde edebileceklerin çok farklı. Neden daha azıyla yetindin ki?

Kenan sigarasını çıkardı cebinden. Filtresini masaya bir kaç kere vurduktan sonra, sigarasını ateşleyerek derin bir nefes çekti.Dumanını havaya saldıktan sonra Orhan'a döndü.

- Kendimce bir aydınlanma yaşadım yıllar önce. Beni koydukları yolu değil de kendi yolumu çizdim. Bana çizilen sınırların içinde kendimi hep hapismiş gibi hissettim. Benden aramamı istedikleri hayatı, soruları değil de, Kendi merak ettiğim soruları ve bu sorulara ulaşabileceğim hayatı seçtim. Önümüze koyulan kitaplar ve bilgileri takip ederek , bir yerde dayatılmış hayatın sunduğu seçenekleri değil de kendi yarattığım seçenekleri seçerek yaşadım. Şöyle tasvir edeyim. Bize bir koridor verdiler "lise gibi".Yürüyerek geçtik. Sonunda kapıya ulaştık"öss" gibi. Kapıyı açınca küçük bir oda ve odadan dışarıya açılan başka kapılar vardı. O kapıların her biri için bir anahtar duvarda asılı şekilde. Kimi anahtar ulaşılması daha kolay yükseklikte. Kimi daha zor. Alabildiğimiz anahtara göre açtık bir kapıyı ve başka bir koridora girdik o kapılardan. Koridorlar bitince aynı döngüde devam ediyordu bu durum. Ben de bir yerden sonra başka bi yol seçtim kendime. Kendi kapımı duvarı kırarak açıp. Kendi koridorlarımı dizayn ederek yürümeye çalıştım. Önce kendi sorularımı aradım.Sonra onların cevaplarını. Bu şekilde tatmin olmaya başladım hayattan.

Biraz şaşkın, biraz düşünceli , biraz mutlu bakışlar arasında Kenan sigarasını içmeye devam ederken Gözde girdi lafa.

- Lisedeyken de isyankardı bu. Her hocayla papaz olurdu. Her neyse. Mutlu olduğunu düşünüyorum.

Huzursuz bir şekilde muhabbeti dinleyen Ercan,Gözde konuşurken biraz sinirli şekilde tırnakların kemiriyordu istemsizce.Aklına lise sıralarındayken Kenanla tartıştığı bir konu geldi. Matematik hocasının sorduğu bir soru yüzünden. Kenan'a antipatisi oluşmuştu lisede. Soruyu uzun bir süre bu ayrıcalıklı ,zeki öğrencilerin bulunduğu sınıftan kimse çözememişti. Ercan cevabı söylediğinde hocaları Ercan'ı tebrik etmiş ve çözümü göstermesi için tahtaya kaldırmıştı. Ercan çözümü gösterirken Kenan itiraz edip sorunun hatalı olduğu diretmiş. Hocadan azarı yiyince de susup oturmuştu.Ercan o çözümden sonra olimpiyatlara katılacak kişi olarak hoca tarafından seçilmiş ancak bir hafta sonra aynı dersin öncesinde Kenan tahtaya sorunun hatalı olduğunu ve başka yolla sağlaması yapıldığında farklı iki sonuç çıkabileceğini ispatlayan işlemler dizini yazmış ve hoca geldiğinde şaşkınlıkla çözümleri inceleyip Ercan yerine Kenan'ı olimpiyat kadrosuna almıştı. Ercan o gün bu gündür antipatiyle yaklaşırdı Kenan'a. Onda garip bir ego olduğunu düşünüp içten içe sevmezdi kişiliğini.

Anıları düşlerken dayanamadı. Girdi lafa.

- Bunun isyanla alakası yok. Gene ego yapıyor. Başarsızlığını süslü laflarla örterek "Asıl başarısız sizsiniz hehe" diye kendini de bizi de kandırdığını sanıyor. Çünkü Kenan da başarılı olacak bir kişilik yok. Tek başarısı başkalarının başarısına çamur atmak olunca bi insanın , Garsonluk yapması doğal bence.

Bu agrasif çıkıştan sonra Bi an Kenan'a bakan arkadaşları bir tartışma da taraf olmak istemedikleri için beklediler sessizce. Gözde ve Dilara Ercan'a itiraz etti. "Çok agrasifsin Ercan. Bu kadar kabalığa gerek yok" dedi Dilara.

Öfkelenen Ercan :

-Yahu ne kabalığı. Ben gördüğümü söylüyorum. Kenan lisedeyken de böyleydi. Şuanda da böyle olması gayet normal. Hala gelip küstahça alttan alttan bizim başarılarımıza başarısızlık süsü vermeye çalışıyor.

Kenan bir nefes daha alıp sigarasından Ercan'ın cümlelerinin bitmesini bekliyordu kendinden emin bir şekilde.

"Hala o matematik sorusu yüzünden kızgınsın değil mi Ercan?" dedi Kenan. Bu cümle ile adeta boğazı düğümlenmişti Ercan'ın. Cevap veremedi.Kenan devam etti.

- Buraya ego yapmaya ya da küstahlık yapmaya, sizin başarılarınızı ya da hayatlarınızı eleştirmeye gelmedim. Duyguların, kişiliklerin en masum olduğu koridorlarda tanıdım hepinizi. Sizden sonra da öyle masumiyetlere denk gelmedim. Buraya sadece sizleri özlediğim için ve görmekten mutlu olacağımı bildiğim için geldim. Benim için başarı arzu ettiklerini ve daha fazlasını elde edebilmektir. Bu konu da bu masadaki herkesin ne kadar başarılı olduğundan şüphem yok. Bunu yargılamak gibi niyetim de yok. Ancak ben kendi arzularımın başka olduğunu dile getirdim sadece.

 Kenan'ın bu yapıcı konuşmasından sonra Ercan cevap veremedi. İlginç bir şekilde doğasına aykırı olarak O'na inanmaya bile çalıştı. Artık muhabbet Kenan etrafında dönüyordu. Ercan henüz yeni jeep'ini , genç yaşta Ülkenin en bilindik kurumsal firmalarından birinde nasıl yönetici olduğunu anlatacağı hikayeyi dile getirememiş, Diğerleri kendi anılarını, eşlerini , işlerini anlatamamıştı.İbrahim lafa girdi.

- Ben Kenan'ın hep isyankar olduğunu söylemişimdir. Hocalara isyan ederdi. Kurallara isyan ederdi. E şimdi neye isyan ediyon dostum? Koridorlara mı?

Güldü Kenan. Çok hoşuna gitmişti bu tabir. Ancak yine herkesi şaşırtan bir cevap verdi.

-Yok yok. Koridorlara değil. İsyanım var evet ama. Daha geniş bir kavrama. Evrime. Evrime direniyorum kendimce.

Bu cevaptan sonra kahkaha atanlar oldu. İbrahim gülme krizine girdi.

-Evrime dedi adam ya. Napıyon gidip maymunlarla mı kapışıyon? Hahaaahaa.

Masanın nerdeyse tamamı gülüyordu.Kenan dahil. Enes  Kenan'ın mimiklerini taklit ederek

-Maymun kardeş o muzu yiyemezsin.Ben bu oyunu bozarım. Çaatttt.(hayali bir maymunun ağzından muzu alarak tokat atıyor boşluğa)
 Masada ki kahkahalar daha bi yükseldi.Kenan da gülüyordü ama insanlar kahkahalar arasında Kenan'ın bu deli saçması cevabına ciddi bir açıklama bekliyordu içten içe.

Kenan sigarasını söndürüp ağzını açtığında kahkahalar kesiliyordu yavaştan. Kenan'ın konuşması için

- Evrim canlının doğa koşulları karşısında biyolojik ve ideolojik olarak gösterdiği reaksiyondu. Artık reaksiyonlarımızı doğaya karşı göstermiyoruz. Reaksiyonlarımızı bir düzen belirliyor. Ya da daha paranoyak şekilde birileri diyebiliriz. Gösterdiğimiz duygusal tepkimeler yönlendiriliyor, televizyonlarda, basında , gündelik yaşamda. Babalarımıza yıllarca kovboy filmleri , marlboro sigara reklamları izlettiler. Bi önceki nesil Ona göre yaşadı. Bizlere küçükken oyuncak arabalar, kızlara makyaj yapılan barbi bebekler verildi. İleride önceliklerimiz , zevklerimiz buna göre yönlendirildi. Reaksiyonlarımız artık doğaya değil. Birilerinin bize gösterdiği, dayattığı , yaşattığı senaryolara göre oluyor. Evrimi artık doğa değil. Başka bi şey yönetiyor.

Düşünceli bir hal aldı Kenan konuşurken masadaki herkes. İçten içe anlıyorlardı Kenan'ı. Bir mutsuzluk eşikteydi sanki kimilerinin kafasında. Fark etti Kenan bu kasveti.

-Bu kadar değişik düşünmek tabi ki mutluluk vermiyor. Düşündükçe daha bi huzursuz oluyor insan. Bir hayatımız var sonuçta yaşayacağımız. Ben huzur içinde değil de arzu ettiklerime ulaşarak yaşamayı seçiyorum. Yaşamak zor aslında. Belki ben kendime daha da zorlaştırıyorum bu hayatı. Ama böyle mutluyum. Sizlerin yüzünde evrilmemiş o samimiyeti ve hala aynı sıralardaki sıcaklığı taşıdığınızı görünce daha bi mutlu oldum. Hepiniz arzu ettiklerine ve daha fazlasına ulaşmışsınız. Sizler gibi başarılı arkadaşlarım olduğu için de ayrı bir gururluyum.

 Garson geldi o anda. "Kapatıyoruz." dedi gruba.
Ercan garsona sordu.
"Hocam garsonluk için nereye başvuruyoruz"..
Güldü herkes garsonun garipseyen bakışları arasında.
"Sen formu getirmeden önce bir resmimizi çeker misin?" dedi ve telefonunu verdi garsona. Oturduğu yerden kalktı ve Kenan'ın yanına geçti poz veririlirken.

7 Ekim 2018 Pazar

Günaydın

Bekleme günün ayası yok.
Güneşin seni ısıtası yok.
Yürürsün aynı yollarda
Baktığın yüzlerin hayası yok.

Ararsın heyecan bakarsın etrafa
Sanki farklısı çıkacak karşına
Döndürecek seni çocukça masala
Hayaller kırılıp vuracak karaya

Bir hayat vermişler al yaşa
Vicdan denen şey boş tasa
Boşalttın içini doldurdun taşla
Uydun kalabalığa bulduğuna yavşa.

Direnirsen fakir, söylersen hakir 
Görürler evlat,ruhun bakir
Bozacaklar seni çaresi tektir.
Temizse üstün herkes kirdir.


25 Eylül 2018 Salı

120 günde İngilizce

 Bu portalda ilk deneyimim olacak.Liselilere ingilizce dersi verirken, kendime ingilizceyi kazandırırken kullandığım 120 günlük programı detaylı bir şekilde aktaracağım. Maksadım mümkün oldukça fazla kişiye ulaşmak. İngilizcenin gözde büyütülmeden öğrenilmesini sağlamak.

İlk olarak biraz olayın psikolojisine inelim. Geometride bir sorunu çözerken benzeterek ve soruyu basitleştirerek çözerdim hep. İngilizcede de aynı şekilde yaklaştım olaya. İngilizce bilmek ne demek? İngilizce bilmek, düşüncelerimizi hislerimizi ingilizce kelimelerle doğru cümleler kurarak dile getirebilmektir. Dile geleni anlamaktır.Bunun için ilk olarak ingilizce kelimeyi bilmeye daha sonra da cümle yapısını ve dil bilgisine hakim olmaya ihtiyacımız var.

Okullarda anlatılırken , kurslarda da aynı şekilde bilmeyen insanlara sanki biliyormuşcasına ingilizce bir kitaptan anlatılırdı genelde.Böyle öğrenemediğimi anladığımda şunu fark ettim.

1- Kelimeleri ezberlemem anlamlarını bilmem gerek.
2- öğe dizilişlerini bilmem gerek
3- zamanları bilmem gerek.

Bu 3 öğeye ayırıp ingilizceyi sorunları teker teker çözdüğümüzde ingilizcemizde ilerliyor.

1- Kelimeleri ezberlemek. (40 günlük kelime çalışması)
Evet ilk 40 günümüzü sadece kelime ezberlemeye ayıracağız. Günde 30 kelime 40 günde hedef ise 1000 kelime yapar. Verim olarak bunun %80'ini anımsamamız başlarda işimizi görecektir.
Peki her gün 30 kelimeyi nasıl ezberleriz.Çok çocukça bir yöntemle. 30 adet yaklaşık 8 cm uzunlugunda 3 santim genişliğinde küçük kağıt parçaları hazırlayın. Her kağıdın üst kısmına ingilizce bir kelime. bir kaç santim altına okunuşunu , bir kaç santim altına fiil ise kelimenin yanına parantez içinde (v) yazıp geçmiş zamanlı halini bir kaç santim altına türkçe anlamını , eğer fiil değil ise geçmiş zamanlı halini atlayarak yazın. Sonra her bir kağıdı katlayarak , okunuşu , geçmiş zamanlı hali ve türkçesi görünmeyecek sadece en üstte ingilizce kelime kalacak sekilde kücük bir boyuta getirin. Bu 30 kelimeyi cebinize ya da hazırladıgınız bir keseye koyun(bir kese de yedek hazırlayın). her saat başı keseden ya da cebimizden tek tek çekelim.Kelimeye bakalım.Okunuşunu söyleyip sonra türkçesini tahmin edin.Ettikten sonra kelimeyi kagıdı açarak kontrol edin.Eğer doğru tahmin ettiyseniz kelimeyi diğer keseye katlayarak eski halinde, etmediyseniz aldığınız keseye ya da cebe aynı sekilde katlayarak geri koyun.30 kelimeyi doğru bilene kadar , kelimenin oldugu cep ya da kese boşalana kadar her saat bunu yapın. 30 kelime bilinmeden saatlik antremanı sonlandırmayın. Bu sekilde günde 12 kez her saat başı bu anteramanı yaparak tamamlayın. Ertesi gün için başka 30 kelime belirleyin.
6gün boyunca 30 kelime 180 kelime yapar.7. gün bu 180 kelimeyi atıp bir keseye yakınınızda bulundurun. her saat rasgele 30 kelime seçip diğer keseye atın.
Her saat başı 30 kelime tekrarı günde 12 kez.Ezberlemenizi sağlayacak.

2-Öğe dizilişlerini bilmek (40 gün boyunca ezberlediğimiz kelimelere yenilerini ekleyerek cümle kuracağız)

Türkçede cümle dizilişi Özne, tümleçler , yüklem. şeklindedir.İngilizce de ise bu Özne , yüklem , tümleçler şeklindedir.
Örnekle Ben okula gidiyorum. cümlesinde özne ben, tümleç okula , yüklem gidiyorum.
İngilizce de ise bu I'm (özne) going to (yüklem) school(tümleç). şeklinde sıralanır. Bunu kesinlikle unutmuyoruz. Bu bilgi tek başına onlarca saat dersten kıymetlidir. Çünkü ezberlediğimiz fiilleri(yüklem olur genelde) nerede, isimleri ve ya şahısları (özne olur genelde) nerede , geri kalanını nerede kullanacağımızı bilince kelimeleri sadece doğru sırada söylemek kalıyor geriye.

Bu 40 günlük bölümü 5er günlere ayırarak ezberlediğimiz kelimeleri seçerek cümleler kuracağız. Her cümlede (v) damgalı bir kelime olacak şekilde bu cümleleri de her saat başı 20 cümle kuracak şekilde yazmaya başlıyoruz. bu kez günde 10 kez yapıyoruz bu işlemi. günde 200 cümle kuruyoruz bu şekilde. 5 günde 1000 cümle. sonra başa dönüp kelime ezberimizi tekrar arttırmak için 1. yola giriyoruz 5 gün boyunca. 150 kelime takviyesi daha yaparak her 10 günde 1000 cümle kurmuş ve 150 yeni kelime ezberlemiş olup ikinci evreyi toplamda 1600 kelime ezberi ve 4000 cümle ile tamamlıyoruz.

3. Şimdi bu kadar kelime ve cümle antremanından sonra grammer(dilbilgisi) öğrenmek artık çok daha kolay. Herhangi internet kaynağı da olabilir eski bir kitapta. Burda gönül isterdi ki tüm gramer bilgilerini uzun uzuna yazayım:Zamanları anlatayım.Ancak bu ciddi bir zaman ve efor gerektirir benim adıma.Burada sizin özveriniz gerekecek. 40 günü 5'erli evrelere ayırın. İlk 5 gün zamanlardan birkaçını notlar ve örnekler yazarak kavrayacaksınız kolayca. Sonraki 5 günde ise türkçe altyazılı ingilizce seslendirmeli bir dizi izleyeceksiniz. İlk olarak tavsiyem yavaş konuşulan "The Walking Dead" dizisi. üçüncü 5 günde gene başka bir gramer konusunu çalışıyoruz.Dördüncü 5 günde ise bu sefer skype üzerinden bir kaç yabancı ile diyalog kuruyoruz.Bunun için http://www.speaking24.com/ sitesini kullanıyoruz.Bu site yıllardır ingilizce konuşmak için arkadaş bulduğumuz bir site.Burdan eklediğimiz kişilerle pratik yapıyoruz.Beşinci 5 günde ise yine bir kaç gramer konusu seçiyoruz.Altıncı 5 günde Yine dizi.Bu kez Lie to Me dizisi bir tık daha hızlı ve anlaşılır bir dizi olacak. Yedinci 5 günde gene gramer.Sekizinci 5 günde ise tekrar skype üzerinden diyalog.


Bu 3 adımda 120 gün sonunda kendinizi ifade edebilecek ve karşınızdakini anlayabileceksiniz.Tek yapmanız gereken bir antibiyotik edasıyla zamanlara riayet etmek. Disiplinden çıkmamak.

Bu metotta insan bünyesini baside indirgeme söz konusudur. Pavlovun köpeklere zamana riayet ederek verdiği eğitim (köpek örneği sizi gücendirmesin olay bünyeyi şartlandırmadır) örneğinde olduğu gibi , saatlere , eşit sürelere bünyenizi adapte ettiğinizde zihniniz çok daha rahat şekilde , o dakikada kendini öğrenmeye adapte etmiş olacak.

3. evrede kelime ezberinizin daha kolay geliştiğini dizi izlerken yeni kelimeler öğrenerek , başkalarıyla yeni kelimeler öğrenerek artık kelime ezberini cok daha kolaylaştığını da göreceksiniz.