30 Ekim 2014 Perşembe

Para,Para,Para varlığı bir dert yokluğu aman ha!

Mehmet Büyüksargut'un anısına : 
Dinlerin,Kültürlerin yapamadığını yapan nesnedir Para!
Her insana ortak özellik aşılamak,belli bir sistemde tutmak.Ne zor iş.Kaç medeniyet boyu,kaç hükümdarın,kaç derin örgütün planlayıp yapamadığı organizasyonu tek başına gerçekleştirmiştir.Herkese ortak bir amaç ve bu amaç uğruna bildiği,öğretildiği,geleneksel olarak bağlı olduğu tüm amaçlardan üstte olabilen bir amaç."Para kazanmak".Limiti,şeklin önemi yok.Kazanmalısın.
Yaşamak için mi?Daha iyi bir hayat için mi?Yeni bir telefon için mi?Bir evin olması için mi? Bir ev daha olsun kirası gelir demek için mi?Oğluna araba almak için mi?Oğlana gemi almak için mi?Yazın yurt dışında tatil yapmak için mi? Bir jet almak için mi?Kısa kesiyorum.Hiç biri için değil amaç.Çünkü limiti yok.Kimse bırakamaz artık.Kimse bir yerde dur diyemez.İnsanoğlunun doymak bilmez bir ruhu var.Ve bu açgözlülüğe ilaç olacak,doyuma hiç ulaşılmayacak bir amaç verildi insanlara.Artık aileler çocuklarını daha çok kazanabilsin diye bu sistematik eksene yerleştirip büyütüyor.Çinlisi,Türkü,İngilizi,Brezilyalısı her gün para kazanmak için uyanıp,ertesi gün kazanmak için tekrar uyuyor.Her gün daha çok kazanmanın hayali kurulup yeni yollar düşünülüyor.Bir düzen var.Seni para kazanmak zorunda bırakan ve hep daha fazlasına mecbur kılan.Uyanıklığa kimi zaman "ahlaksızlığa" iten.Kazandığın kadarıyla sana hayaller kurduran,kazandığın kadarıyla sana yeni görevler veren.Orta halli bir işçisin.Bir arabam olsun yeter dersin.İkinci el bir araba alırsın. Velev ki parayı vurdun.Bir üst modelini.Parana para kattın en yeni çıkanını almak istersin.Kimileri duygularını değiştirir "parayı bulunca karıyı değiştirir" denilen insan modeli çıkar.
Ne kadar itici olursa olsun para kazanmanın eski amaçlardan çok daha kötü bir yanı yok.Medeniyet çıktı.Daha güzel yerler için insanlar birbirini kesti.Irklar oluştu.Daha güçlü olmak-görünmek için kavimler birbirini kesti.Dinler çıktı.Benimki daha doğru (hala geçerliliğini yitirmeyen bir amaç olsa da bi para değil artık) demek için insanlar birbirini kesti.Para kazanmak çıktı.Hala kesiyoruz birbirimizi para için.Hep kestik öldürdük.Hep kitle kitle masumları çocukları,kadınları öldürdük.Hep bir amaç içindi.Hep nedenlerini gizlemeye çalıştık.Tarih hep gösterdi.Yeni bir amaç olsa keşke demek isterdim.Tüm insanoğlu yeni bir amaç edinse ama bilirim ki o amaç ne olursa olsun doyumsuzluk,kana susamışlık ve tehlikeli insan arzuları birbirini kırmadan dökmeden rahat etmeyecek bilirim.
Çok nadir insan vardır.Bu amaçları edinip arzularına yenik düşmeyen.İşte onlardan birinin düşüncelerini,anılarını dinlerken farkettim insanoğlunun para kazanma zorunluluğunda kısılmış olduğunu.Rahmetli anlatırdı.1940 sıraları.Dedem köyün en varlıklı ailelerinden birinin kızını sevmiş.O zaman varlıklı olmakla bankada,yastık altında parası olmak alakasız şeylermiş.Toprağın varsa ekin veren senden varlıklısı yok.Dedem fakir.Tek yaptığı yapılar(inşaatlar).O zaman köyde su sıkıntısı varmış.Ekinlere ve evlere su yeteri kadar sağlanamıyormuş.Dedem almış eline kazmayı.Köyün orta yerinde başlamış kazmaya."Ha bu bina kadar kazdım" diyordu dedem iki katlı kendi başına yaptığı köy evini göstererek.Sonunda suyu çıkarmış.Herkes çok sevinmiş köydeki."Koçari Mehmet" demişler dedeme.
Dedem gözüne girdim diye düşünmüş nenemin ailesinin.Gitmiş istemiş.Aşağılamışlar.Senin neyin var Mehmet!? demişler.Dedem gitmiş gurbete.Posof'a yapılarda çalışmaya.İlk defa eline para geçer olmuş.Öyle ki çok iyi işler çıkarmış.Artık Nenemlerin o varlıklı ailesi bile ondan para ister hale gelmiş.Dedem bunu anlattıktan sonra bana öğütle dedi ki : "Para kazandığın kadar kahramansın.Mertlik,yiğitlik ha bu kağıtlar kadar.İnsanlar seni paranla över,parasızlığınla yargılar.Para sana insanları çeker ama içinde adam varsa paran bitse de adam olanlar gitmez kalır yanında."
Dün toprak oldu ufku mu açan bu koca çınar Koçari Mehmet (Delikanlı,Yüce Mehmet).Ve adam olup yanında kalanların oluşturduğu kalabalıktı onu dualarla,saygıyla uğurlayanlar.Bir 29 Ekim Sabah'ı Cumhuriyetle yaşıt bu çınarı bayram kalabalığıyla uğurlanmaktı O'na nasip olan.

10 Eylül 2014 Çarşamba

Sanal Roman : TANRILAR BİLMEZ (Amos Körfezi)

 Zengur madeni bugün pek bi neşeli.Geçen ay çıkarılan büyük miktardaki demir ve kömür bu ayın rahat geçeceğinin göstergesiydi.Bu rahatlık daha ayın ilk günlerinde kendini gösterdi.Alışılmışın dışında "maden başı" şarkılar söylüyordu.Tüm maden işçileri ona eşlik ediyor,ellerindeki kazmaları kazanlara vurarak ritim tutuyordu.Madenin en yaşlısı Ramor madenlere ilk geldiği günden beri böyle neşe görmemişti.Geçen ay hiç ölümlü kaza da yaşanmamıştı.O da anın tadını çıkararak Zengur madenine has o mısralara eşlik ediyordu :
"Karanlık olsa da her yer
Zengurda kazmalar işler(kazmalar kazana vurulur)
Bugün yorulma madenci
Evde üzümler seni bekler.
Üşüyor tüm dünya dışarıda
Çıksın kömürler yukarıya(kazmalar kazana vurulur)
Yansın sobalar hanlarda
Ölenlerin ruhu ulaşır *Zorka(ele kömür sürülür)
  Renak,Renak,Renak !
 Bu neşe tüm madene yayıldı.Amos halkı ana kıtanın en fakir coğrafyasında olmasına rağmen,diğer halklardan hep daha neşelidir.Amosta her madenci geleneklerine bağlıdır.Madenlerde ölen işçilerin ailelerine o madendeki her madenci aylık erzaklarından ayırır.Bir madenci öldükten kırk beş gün batımı sonrasında dul kalan madenci eşi evlenme çağına gelmiş başka bir madenciyle evlendirilir.Cirseye Yanardağının Masmustan ayırdığı Amosun,yanardağa en yakın maden olan Zengurda bugün sadece şarkı geleneği uygulanacaktı.Evlerine fazladan erzak sokan her madencinin yüzü kömür isine rağmen gülmekteydi.
  Amosa erzaklar Mikoların gemileriyle Ziray limanına getirilir.Burada her maden için ayrı bir bölge kurulmuştur.Her madenin çıkardığı kömür ve demir karşılığında Hükümdarların belirlediği miktarda:
*Bir çuval kömür karşılığında bir ekmek,bir torba üzüm
*Bir kasa demir karşılığında üç ekmek,bir çuval tahıl,bir kap yağ
*Dört yüz çuval kömür yada yüz kasa demir çıkaran madene her seferinde 2 sağlıklı sığır.
*Altının ağırlığı kadar et ve iki katı ağırlığında talep edilen erzaktan
yüklenecektir.
Bu maddelerin eski zamanlardan beri Ziray limanında taştan anıtta yazdığı bilinmektedir.Efsaneye göre en son on madenci ömrü öncesinde altın bulunmuştur.Evlerine daha çok erzak götürmek için Her madenci ölümcül bir günle savaşmaktadır.Madenlerde havasızlıkla ve sık oluşan göçüklerle ölen madenci sayısı maden başına aylık on beş civarındadır.Buda tüm madenler hesaba katıldığında her ay Amos'ta üç yüz madencinin ölmesi anlamına gelmektedir.
 Zengur madeni şüphesiz bu ayın en şanslı madeni.Hiç bir ölüm olmadığı gibi madenin ulaşılmış sonuna varmadan dört yüz metre gerisinde bulunan sürpriz demir yatağı,ortalamanın yedi katı erzak kazandırmıştır.Zengurun en sakar madencisi Renak sırtına düzgün bağlamadığı kömür çuvalıyla merdivenlerden çıkmaya çalışırken,birden açılan çuvalın ağzı ağırlığı geriye vermiş ve tam düşecekken sakar ama bir o kadar hızlı refleksi olan Renak ; kemerindeki kazmayı merdivenin yanındaki duvara saplamış ve düşmekten kurtulmuştu.Sadece düşmekten kurtulmayan Renak kazmanın duvara saplandığında çıkardığı sesle tüm dikkatleri üstüne toplamıştı.Bu sesi tüm madenciler çok iyi tanırdı ve madenciler için en güzel kadın sesinden bile daha çok ilgilerini çekerdi."Kazmanın metale değmesi" sonucu çıkan derin bir çınlama.Genelde bu sesi kazıcılar ulaşılmış sonlarda denk getirirlerdi.Ama yıllardır demir çıkaramayan Zengurda bunu başaran Zengur'un en sakarı Renak olmuştu.Renak Zengurda bine yakın haneye bu ay fazladan erzak sokmayı sağlamış.Karşılığında diğer madencilerin aldığının on katı erzakla maden başı tarafından ödüllendirildi.Renak Zengurda bekar kız kalmadığı için henüz evlenmemiş en yaşlı madenci şansızlığını taşıdıyordu. Erzağın ona fazla geleceğini düşünüp hakkı olan sekiz erzağı kalabalık olan madenci ailelere verdi.Kalan iki erzağı herkesten sakladığı köpeğiyle kullanmayı planlamıştı.Erzaktan daha güzel bir ödül varsa oda en çok erzak çıkaran yedi madencinin o ay madende çalışmak yerine limanda yüklemelerde çalışacak olmasıydı.Karanlık madenlerde çalışmak yerine gün ışığı altında dalgaları izleyecek olan Renak herkesin beklediğinden daha az sevinçliydi.Bir ay boyunca köpeğinden ayrı kalacak olması onu tedirgin etmişti.
   Limanda diğer bölgelerde ikişer gemi beklerken bu ay Zengur bölgesinde tam altı gemi vardı.Madenleri dört gemiye yükleyen Renak ve arkadaşları diğer iki gemi dolusu erzağı indirirken hayli neşeliydi.Üç haftadır kömür taşıyan madenciler sıra erzaklara geldiğinde sırtlarındaki yumuşak çuvallarla keyifleniyorlar ve Zengur şarkısını söylemeye başlıyorlardı.Gemiler boşalmıştı ancak ayın sonunda oluşacak gelgit nedeniyle gemiler bir süre daha limanda demir atmak zorundaydılar.Renak odasında gece Mikolardan aldığı ikram tütünleri yine onlardan aldıgı kağıtların arasında öğrendiği gibi sarıp ucunu ocak ateşinde yakıp penceresinden ayı ve dalgaları izlemeye başladı.Ayı izlerken hayal kurup kendini o denizlerde gezen mikolar yerine koydu.Ayın denize düşen ışığı sahilden ufka kadar bir beyaz yol çiziyordu.Renakta o yolda ilerlediğini hayal ederken o beyaz yolun ortasında bir siyahlık farketti.Dalgaların yüzen birşeyi doğuya doğru götürdüğünü çıplak gözle görebiliyordu.Daha net görmek istedi.Penceresi müsade etmiyordu.Sessizce ayağına çizmelerini giydi.Kapısını hafif aralayıp kapının dışında başka biri olup olmadığını görmeye çalışıyorken penceresinden gelen sığırların sesleri onu heycanlandırdı.Kapıyı aniden kapadı.Sığırlar acı acı bağırmaya başladı.Sesin etkisiyle önce mikolar dışarı çıktı.Renak miikoların seslerini farketti ve konuşmalarını kapıya kulağını koyarak dinlemeye başladı.
-Şığırlara ne oluyor böyle gece gece.Uykumun içine ettiler.
-Birbirlerini sakatlamışlardır yine.Rahat durmuyor boynuzları hayvanların.
-Yine mi ya?Bu sefer bitmeden üçüncü zayiat olacak o zaman bu.Üç sığır zarardayız anlaşılan.
-Bence zarar girmeyiz.Sığırları limana getirdik.Madencilerde alır almaz kesip yiyecekler.Söyleyelim Zengurlulara.Ziyan olmasın sığır.Şimdi biz kesip verelim onlara.
-Sen ne anlarsın sığır kesmekten.Anca yemeyi bilirsin.
-Ya biz anlamayız ama zengurluların anlayacağınıda zannetmiyorum.Ben hiç Zengur Bölgesinde sığır indirildiğini duymamıştım.
-Haklısın.Aferin.Şişkosun ama akıllı bir Mikosun.
  Sığırın öldürüleceğini duyan Renak birden vicdan yaptı.Daha sabah onları sevmişti.Zengura çıkana kadar onlarla vakit geçireceğini düşünüyordu.Müdahale etmek istedi bu duruma.Ölmesine izin veremezdi.Bütün ayını madende karanlıkta geçiren Renak için o sığırlarla geçicek dört günlük yolculuk çok güzel olacaktı.Bu hayalinin suya düşmesini istemedi.Kapıyı açtı.Dışarıya çıktı.Şişman olan Mikoyu gözüne kestirip ona yaklaştı.
-Hey sen.Yukarıdaki anıtta yazan anlaşmayı okumadın mı hiç.Sığırlar sağlıklı teslim edilir yazıyor orada.Sen bizim sığırımızı öldüremezsin.
-Sakin ol madenci.Biz öldürmezsek kendi acıdan ölecek.Kendi ölen bir sığırda maalesef yenmez.Biz sizi düşünüyoruz.Sığırları buraya kadar sağlıklı getirdik.Artık o sığır sizin.
-O sığır bizimse,ölmeyecek!Gerekirse eceliyle ölsün.Madem bizim bırakın biz karar verelim.
-Tamam,tamam.Sen nasıl istiyorsan öyle olsun.Senin sığırınsa o zaman git sustur bari sığırını.Bizde uyuyalım.
-Tamam ben gider susturmaya çalışırım.Siz keyfinize bakın.
-Peki dikkat et yalnız boynuzlarına.Bide senin bağırışlarını duymayalım gece gece.
-Beni merak etme.Bana bir şey yapmazlar.
-Amaaan.Sen nasıl istersen hadi sana kolay gelsin madenci.
-Size de iyi uykular .
Arkasına döndü Renak ve mırıldandı içinden "Adi mikolar,katil ruhlu tüccarlar"
  Renak gemide duran sığırların yanına çıkmak için iskeleye geldi.Yavaşca gemiye atladı.Geminin iskelesinden başına doğru yürümeye başladı.Gemi dalgalarla sallandığından Renak zor ayakta duruyordu.Geminin sancak tarafına geçti.Tam o sırada bir dalga yüzünden kendini yere kapaklanmış halde buldu.Dizini geminin tahtalarına çok sert vurdu.Canı yanıyordu.Dizi inanılmaz bir şekilde sızlamaya başladı.Sakarlığı yine başına bela olmuştu.Ayağa kalkamadı.Dizini daha fazla incitmeden sürünerek sığırların olduğu odanın kapısına geldi.Kapıyı açacakken camdan yansıyan ay ışığı ona az önce oda da gördüğü siyah nesneyi hatırlattı.Acaba orda mı hala diye yavaşca geminin bordasına elini attı.Kafasını çıkarıp ayın olduğu yöne doğru baktı.Bir şey göremiyordu.Etrafı biraz daha süzdü.Karanlıkta az ilerde Limanın Rest bölümüne doğru birşeylerin yüzdüğünü farketti.Dikkatlice baktı.Arka arkaya dört tane dümdüz sandalın üstünde dört devi gördü.Gözlerine inanamadı.Dört tane dev! Nabzı yükseldi.Devlerin yaşadığını bile bilmiyordu.Kendini hemen refleksle tekrar sakladı.Gördüklerini değerlendirmeye başladı.Devlerin sırtında ne olduğunu anlamadığı küçük yaratıklar vardı.Bir daha kafasını kaldırdı.Evet,gördükleri doğruydu.Dört tane sandal.Her bir sandala uzanmış dört dev.Ellerini suya sokup sessizce suda geriye iten bu devler hızlı bi şekilde sahile yaklaşıyordu.Ve devlerin sırtında dört beş tane çocuk madenci boyunda siyah tüylü yaratıklar vardı.Neyse ki devler onun olduğu gemiye doğru değilde Restin bölgesine doğru gidiyordu.Gemiye geldiğinden beri sesi çıkmayan sığırlar aklına geldi.Hızlıca kapıyı açıp içeri girdi.Ay ışığı sığırların olduğu kamarayı aydınlatıyordu.Sığırlarda yaralı yoktu ve altısı da ayaktaydı.Neden bağırdıklarını anlamaya çalıştı.Etrafı kolaçan etmeye başladı.Eğer birşey bağırtıyorsa bu sığırları tekrar olmasını engellemeliydi.Şu an en son isteyeceği şey devlerin dikkatini çekmekti.Birden sahilden bağırışları duydu.Hemen geminin kıç tarafına bakan pencereye koştu.Devler mikolara saldırıyordu.Sırtlarındaki garip yaratıklarda gemilere doğru koşuyordu.Bir tanesinin kendi bulunduğu gemiye doğru koştuğunu gördü.Gemiden çıkamazdı.Çıktığı gibi o garip yaratıkla karşılaşacaktı.Dışarıdaki acı çığlıklar iyice kulağını kemirdi.Gözü kendi odasına doğru kaydı.Kendi kaldığı han odasının hemen kapısının önünde bir dev o şişko mikoyu yakalamış boğazından havaya kaldırıyordu.Şişman mikonun nefesi kesilmiş halde devin ellerindeki cansız halini gördü.Gözü tekrar yaklaşan yaratığı kaydı.Yaratık gemiye çok yaklaşmıştı.Hemen arkasına baktı.Bir kesici alet yada kendini savunabileceği bir şeyler arıyordu.Işık yetersizdi bulmak için.Gözünü sığırların kamarasında gezdirirken sığırların yemek yediği o uzun yeri fark etti.İlk defa gördüğü bu beşik görünümlü kabın içinde kuru otlar vardı.İçine uzandı.Can havliyle üzerini o otlarla örttü.Geminin tahtalarına vuran ayağın seslerini duyuyordu.Ses gittikçe yaklaşıyordu.Ses yaklaştıkça Renak'tan terler akıyordu.Kapının önünde ses durdu.Kapının açılması esnasındaki gıcırtı sesiyle beraber Renak nefesini tuttu.Öleceğini düşünüyordu.Ölümü hep düşünmüştü.Ama her seferinde de madende öleceğini hayal etmişti.En çok kaza geçiren madenci oydu.Ama her seferinde yara almadan kurtulmuştu.Böyle bir ölüm aklına hiç gelmemişti.Köpeğini düşündü.Ölünce o yalnız ve aç kalacaktı.Gözünden yaşlar gelmeye başladı.Hala nefesini tutuyordu.Kapı kapandı.Bir kaç saniye sonra kamaranın dışında kapının önünden güverteye doğru giden ayak sesini duymaya başladı.Yaratık içeriye girmemiş güverteye yönelmişti.Ama o bir kaç saniye hayatındaki en zor birkaç saniyeydi.Derin bir nefes verdi.Ancak yerinden kımıldayamıyordu.O garip yaratık hala gemideydi.Sessizce nefes alıp vermeye devam etti.Sığırlardan çıt çıkmıyordu.Acaba sığırlara birşey mi yaptı o yaratık diye düşündü.Onları merak etti.Dayanamadı,usulca kafasını kaldırdı.Tam sığırların görmüştü ki gemiye büyük bir kaya düşmüş gibi  gemi sallandı.Kafasını bulunduğu beşik gibi yerin tahtalarına sağlı sollu vurdu.Daha kendine gelemeden yine ayak seslerini duymaya başladı.Bu kez daha güçlü bir ayak sesiydi bu.Herhangi bir madenci yada mikonun ayak sesi olamazdı.Koca bir gölge odayı doldurdu.Devinde gemide olduğunu yattığı yerden gölgeleri izleyerek kolayca anladı Renak.Devin gemiye zıplamasıyla gemi baya bir sallanmıştı.Ardından iki yaratık daha sıçramıştı gemiye.Onlarda devle beraber Renak'ın olduğu kamaranın yanından güverteye doğru çıktılar.Dev yelkenleri tek başına açtı.Yelkenin kumaşının ucundaki ipleri yaratıklar tahtalara bağladı.Renak bireliyle başını bir yandan tekrar sızlamaya başlayan dizini tutmuştu.Dışarıda devlerden garip bir ses geliyordu.Kükremeye başladı aynı anda dört dev.Kükreyerek yelkenlere rüzgar oluşturmaya çalıştırıyorlardı.Gemilerin demirlerini çeken devler gemileri kulak patlatırcasına kükreyerek harekete geçirmişlerdi.Renak sığırların arasında acı ve gözyaşları içinde yatıyordu.Ancak gözyaşı korkudan değildi.Artık Zengura dönemeyeceğini biliyordu.Ve Köpeğini bir daha göremeyecekti.

*Zork : Amos'luların inandığı Demir Tanrısı!

9 Eylül 2014 Salı

Sanal Roman : TANRILAR BİLMEZ (Zoybar Düzlüğü)

 Sis etrafı iyice sardı.Brukan dışarıdaki garip havadan rahatsız bir halde evdekilerin tedirginliğini azaltmaya çalışıyordu.Komşuları "Üzüm" eken Sarkunlar da evdeydi.Brukan için Sarkunları evde istemeyeceği bir gece varsa o da bu geceydi.Sarkun ailesi büyük savaşı görmüş dedelerinin hikayesini anlatmaya bayılırdı;bu hikayeleri anlatırken de çocukları korkutmaktan geri kalmazdı.Havadaki gariplik Sarkunlar için büyük fırsattı.Amsa Sarkun cümleye nasıl başlayacağını düşünürken,Ozai Brukan muhabbetin oraya geleceğini bildiği için aklına ; cesaretini çocuklarına göstermek geldi.Böylelikle çocuklarının korkması engelleyeceğini düşündü.Dışarı çıkıp etrafı kolaçan edecekti.İçinde garip bir his vardı ama babalık duygusu onu garip hisleri kurcalamaktan alıkoyuyordu.
-Amsa sen ateşi bana ver.Ben gidip etrafa bir bakayım.Ürünlere zarar gelmesin.
Brukanlar zoybarın tek "Ceviz" ekenleriydi.Zoybarda herkes birşeyler ekerdi ve birbirleriyle başka ekinler karşılığında takas ederlerdi.Zoybarın alt kısmındaki en büyük arazi Brukanlarındı.Her taraf ceviz ağaçlarıyla çevriliydi ve ceviz Zoybardaki en değerli ekinlerin başında geliyordu.Zoybar "Anakıta" nın tarıma en elverişli bölgesiydi.Brukanın babası anakıtanın en büyük ceviz ağacını ev ile hükümdarlar şehri(doğu) arasında kalacak şekilde araziyi düzenlemişti zamanında.Buda dua ederken hükümdarlar şehrine döndüklerinde cevizler için şükretme fırsatı da veriyordu.Evin etrafı korkuluklarla ve cevizlere zarar verecek kuşları engellemek icin tuzaklarla doluydu.Bu tuzaklar bölgeden bi haber davetsiz misafirlere karşı da çözümdü.Ama zararlar ırklara zarar vermeyecek ölçüde yapılmış hassas bubi tuzaklarından başka birşey değildi.
 Büyük savaşın en korumasız görünen bu bölgesi,"Hükümdarlar Şehri" tarafından özel olarak korunmaktaydı.Hükümdarlar Zoybar'ın değerli ekinlerini,koruma karşılığında vergi olarak alır ve en önemli ekinlerin olduğu haneler,Hükümdarların göz bebekleri konumuna gelirdi.Bütün bu korunmaya rağmen İrtsilerin Zoybar'a olan kini ve hevesi Zoybarlılar'ı beşikten mezara bir tedirginliğe itmişti.Bu tedirginliğin çocuklarına yansımasını istemeyen Brukan eline ateşi alıp evin dışına sisin yoğun olduğu yere doğru ilerlerken evin kuzeydoğusundaki garip ışığı farketti.Evin kuzeyindeki Sarı Tepe çam ağaçlarıyla donanmış,içinde yirmiden fazla mağara barındıran,ağaçların tepenin en ucunda mızrak başı görüntüsünü andırdığı ve ulaşım için herkesin etrafından dolaşmak zorunda kaldığı sevimsiz bir tepe.Sisin oradan geldiğini farketmesi uzun sürmedi Brukan'ın.Kararsızlığa düştü birden.İçindeki merak ve Hükümdarlar Şehrinin korumasında olmasının getirdiği güvenle tepeye doğru gitmeye karar verdi.Eve gidip zaman kazanmak için Sarkunları ve çocukları ikna etmeye çalıştı.
-Dışarıda birşey yok ama sis daha çok bir dumana benziyor.Biyerlerde ateş yanıyorsa ekinlere zarar verebilir.Ben gidip dumanın kaynağına bakıcam sizde doğru yatağa gideceksiniz.Sabah gün ışıdığında ilk kim kalkarsa onu Zoybar düzlüğüne götüreceğim.
 Amsa şüpheliydi.Bütün bu sakin tavırların altında bir korku olduğunu hissediyordu.Amsa için kötü bir şey olması daha çekici geliyordu.Kendilerini dedelerinin hikayelerine o kadar kaptırmıştı ki,bir İrtsiyi Zoybar'da görüp ona dersini vereceğine inanıyordu.Bu düşünceler onu Ozai ile gitmeye koşullandırıyordu.
-Çocuklar siz yatın.Merak etmeyin ben babanızla giderim.Sabah olmadan dumanın kaynağına ulaşır tehlikeli bir şey varsa müdahale ederiz.
Ozai böyle bir desteği beklemiyordu.Aklından daha çok çocukları tedirgin edici cümleler duymayı geçiriyorken bu sürpriz karşısında kendini Amsa'nın günahını almış gibi hissetti.
 Çocukları yatırıp yola koyuldular.Dumanın Sarı Tepeden geldiğini bilen Ozai evden biraz uzaklaşınca Amsa'ya aklından geçenleri söyledi
-Sarı Tepe'ye doğru gidelim.Duman ordan geliyor.Yıldırım düşmüş yangın başlatmış olabilir.Eğer öyleyse Köyün dışındaki sulama kanalına fazladan su verir ateşin buraya geçmesini engellemiş oluruz.
-Hava müsait.Bulutlar çok yoğun.Sarı Tepe burdan fazla yağmur alıyor.Yıldırım düşmesi normal.Haklı olabilirsin.
-Bende öyle düşündüm.Yıldırım yangın başlatmış olabilir.Biz önlemimizi alalım.Sonuçta bu Hükümdarların koruması dışında bir mevzu.
Amsa Hükümdarların Brukanlara daha çok önem verdiğinin farkındaydı.Bu farkındalık onu kaçınılmaz bir kıskançlığa itiyordu.Üzümleri bir ceviz kadar değerli değildi.Ama seçme şansı yoktu.Zoybarda her aile atalarından kalan ekinleri devam ettirirdi.Hangi ailenin hangi ekini ekeceği Toprak Tanrısı tarafından atalarına sunulmuştu.Zoybarlılar Toprak Tanrısına inanır ve yedi tanrı içerisinde en çok bereketi Toprak Tanrısının sunduğuna düşünürlerdi.Ateş Tanrısına dua eden İrtsiler en verimsiz arazide sadece Amoslardan gelen madenleri işleyip silah ve alet yaparak geçinirler.Ürettikleri ürünlerin değerli olduğunu düşünen İrtsiler Hükümdarların imzalattığı son antlaşmaya rağmen ürünleri karşılığında aldıkları ekinlerin yetersiz olduğunu düşünmeden edemezlerdi.Bu düşünceleri çok dile getirilmese de tüm Ana Kıta ırkları tarafından bilinir.Ancak anlaşma gereği İrtsilerin Zoybar'a yaklaşması yasaklanmıştır.Tüm ticareti Miko lar yapar.Miko lar ekinleri İrtsilere verir,İrtsilerden aldığı aletleri komisyonlarını alarak Zoybar Restine teslim ederdi.Bu anlaşma büyük savaş bittiğinden beri geçerlidir.Ancak Asma bu anlaşmanın İrtsiler tarafından bozulacağını düşünmekten alıkoyamaz kendini.O yüzdende tepede bir İrtsiye denk geleceğini ümit ettiği için ceketinin içinde sakladığı,kimsenin farketmediği dede yadigarı İrt Kesenle yola çıkmıştı.
  Tepeye yaklaştıkça dumanın ağırlığı Ozai ve Amsa nın gırtlağını kemirmekteydi.Bu duman bir yangının çıkaracağı sisten farklı bir şekildeydi.Bunu dumanın yoğunlaştığı Sarı Tepe yamacında ikisi de farketti.Dumanın, tepenin ucundan aşağıya doğru bir şelale gibi ağaçların üzerinden aktığını,ayın tam tepenin üstünden süzülen ışıkları sayesinde farketti Brukan.Konumu öyle müsaitti ki,Aya bakarken dumandaki dalgalanmayı çok net görüyordu.
-Amsa burdan çıkamayacağız.Sen tepenin sağından ben solundan bir yol arayalım.
-Bence ayrılmayalım.Bu duman farklı birşey.
-Nasıl farklı birşey?Ne olabilirki?
-Sen hiç çalıları yaktığında böyle bir nem,böyle bir tad hissettin mi duman da daha önce?
Amsa haklıydı.Her baharın sonunda çalılar sökülüp,Köyün dışında denize akan derenin eşiğinde kaya sedirinde yakılırdı.Bahar bitimleri bereket için ayinlerle Zoybar Resti huzurunda düzenlenen etkinlikte ölü otlar yakılırdı.Kokusu hiç buna benzemiyordu.Ve nem!Dumanda nemi oda hissetti.Bu gariplik Hükümdarlara olan güveninden ötürü korkmasını engellese de merakını engelleyemiyordu.
-Nem yağmur sularının buharlaşmasıyla falan olmasın Amsa?!
-Su buharlaşırsa dumanı yukarı çıkar.Böyle aşağıya inmez.Bu İrtsilerin garip madenlerinden çıkan dumanlardan olabilir.
İrstileri duyduğuna şaşırmadı Ozai.Amsa'nın İrtsilere takıntısını yola çıkarkende biliyordu,hiç bir irstinin Hükümdarları karşısına alarak ona zarar vermeyeceğini bildiği gibi.Amsa'nın gururunu kırmadan ona bunu hatırlatmak istedi:
-İrtsilerin bize burda birşey yaparsa başlarına geleceklerini bildiğine eminim.Buraya gelecek cesaretleri olduklarını da sanmıyorum.Hükümdarlar bize birşey olacak olsa onlara bunu misliyle ödeteceğinin onlarda farkında.
-Bize deme boşuna Ozai.Sana birşey olursa.
-Bana mı?
-Benim on torba üzümüm senin bir avuç cevizin etmiyor.Hükümdarlar da bunun farkında.Ama burada bir İrtsiyle karşılaşırsak O senin de benim de kim olduğumuzu bileceğini sanmıyorum.Dikkatli olmakta fayda var.
 Anlaşılan Amsa gurur yapmıyacak kadar takmıştı İrtsilere.Ama Amsa'nın bu kuru paranoyası Ozai'nin güvenini kırmaya yetmemişti.
-Tamam merak etme.Ay tepeden inmeden sulama kanalında buluşalım.
-Dediğin gibi olsun.
Ozai tepenin yamacından kuzeye,Amsa da güneydoğuya doğru yöneldi.Ozai bir saat kadar yürüyünce dumanın seyreldiğini,dumanın sadece köye doğru aktığını net bir şekilde görmeye başladı.İçine kurt düştü.Kendi kendine konuşup durum değerlendirmeye başladı.
-İrtsiler buraya nasıl gelir?Arada o kadar korucu var.Daha Tankalları geçemezler.Saçmalık işte.Amsa'nın hayal dünyası.
 Yeterince dumandan kendini kurtardığını düşünmeye başladı Ozai.Artık tepeyi tırmanmaya,dumanın aktığı yere arkadan yaklaşmaya uygundu hava.Dik kayalık olan Sarı tepe kaya olmasına rağmen üzerinde bir çok ağacı barındırıyordu.Bu tepe ona Toprak Tanrısının mucizesi olduğu,Onun eliyle ağaçların dikildiğini ve Toprak Tanrısının bulutlar göndererek gözde ağaçlarını suladığı hikayelerde anlatılmıştı.Ayakkabıları kayalarda yürümek için uygun olmasada yanına aldıgı sopa ona kolaylık sağlıyordu.Aklında nemin kaynağının ne olduğu sorusuyla yürürken kendini "Toprak Tanrısının bir mucizesini" göreceğine inandırmıştı.Ozai Zoybar'ın en inançlı ailesinde yetişmişti.Hatta önceki Restin bir Brukan olması bu inancın ailede kalıcı olduğunun göstergesiydi.Mucizeye tanık olacağının hayaliyle tepeye tırmanan Ozai'nin hayalini hemen sağındaki çam ağaçlarının arasından gelen çalı çıtırdıları sonlandırdı.Birden içine bi korku gelmişti.Orada biri ya da bir şey vardı.Hissediyordu.Bir İrtsi olabilir miydi?Hiç bir zaman aklına bir İrtsiyle karşılaşmayı getirmeyen Ozai bu korkudan kendini kaçıramıyordu.Korumasızdı.Eliyle elbislerini yokladı.Ümitsizce kendini koruyabileceği birşey var mı diye yokladı.Üzerindeki hiç bir şeyin bir irtsiye zarar veremeyceğini anlaması uzun sürmedi.Yadırgadığı Amsayı şimdi kendinden daha akıllı görüyordu. Ancak ilk defa bir irtsi görecekti.Bunu gizlice yaparsa bu onun için önemli bir tecrübe olacaktı.Merakı korkusundan daha fazla olan bir Brukan olduğu için korkusunu hissede hissede o ağaçlara sessizce yanaşmaya başladı.Bir nefes sesi duyuyordu.Çok kuvvetli bir nefes sesi.Zoybarda kuşlardan başka bir hayvanın evcilleşmemiş olma ihtimali yoktu.Bunu bilen Ozai daha da korkmaya başladı.Bu bir kuş olamazdı ve bir İrtsi de.Bir kuş böyle nefes alamazdı.Usulca büyük bir ağaca yaslandı.Dumanın dört ağaç önünde yine akmaya başladığını gördü.Duramadı yerinde.Bir ağaç daha geçti.Diğer ağaca yaslandı.Sonra sessizce diğerine.Nefes sesi gittikçe güçleniyordu kulağında.O kadar güçlüydi ki nefes sesi,ayak sesini bastırıyordu.Bir ağaç kalmıştı dumanın içine girmesine.Kafasını çıkardı.Dumanın içine doğru uzandı.Kafasını uzatmasıyla nefes birden kesildi.Nefes sesinin kesildiğini hisseden Ozai sesin geldiği yere gözlerini kısarak bakmaya başladı.Bir suret gördü.Bir köpeği andırıyordu.İyice kıstı gözlerini.Dumanların arasında o nefesi kimin çıkardığını seçmeye çalışırken birden iki kırmızı kendi cevizleri büyüklüğündeki gözün ayın ışığını ona yansıttığını gördü.Ozainin nefesi kesildi.Kalbinin atış sesi köyden duyulacak gibi hiddetlenmişti.Gördüğünün ne olduğunu biliyordu.İmkansız olduğunu da,gerçek olduğunu da çok iyi biliyordu.Gözler aniden kapandı.Sureti dumanlar arasında zorda olsa gören Ozai o kırmızı gözleri taşıyan bir büyük kafanın geriye doğru döndüğünü gördü.Ayakları zangır zangır titriyordu.Mesanesindeki titreme,Boynundan kollarına kadar saran bir uyuşma ile beraber sanki Sarkunların bozulmuş üzüm sularını içmiş gibiydi.Başının dönmesi ile kendini yerde buldu.Sarı Tepenin en ücra köşesinde bir başına taşların üzerinde yatıyordu Ozai.

8 Eylül 2014 Pazartesi

Bir dostun anısına!

Ya tutarlı olmalı atasözleri,
Yada insanlar kırk yıl dolmadan ölmemeli
Sabretmeli en azından,
İçtiğin kahvenin hatırına.
Yenilmemeli kalbine girip
Ortalığı dağıtanlara.
Ona en yakın olması gerekenlerin,
Ona attığı kazıklara.
Yormamalı genç kalbini
Ciğeri peş para etmez adamlara.
Daha oturacak çok masa,
İçilecek çok kahve,
Dinlenecek çok dert varken
Yenilmemeli zamana.

31 Ağustos 2014 Pazar

Çok iyi olursan,illaki birileri fark eder,birileri senden kar eder!

Çok güvenmeyeceksin bu hayatta kendinden başkasına.Çünkü senin insanlara giydirdiğin roller oturmaz bazen onlara.İlk ihanetlerinde şaşırmayacaksın aslında.Çünkü herkes sen değil,herkes senin gibi hayata bakmayabilir.Ya oyunu kuralına göre oynayacaksın yada tek başına kalacaksın.Savaşacaksın bir başına.Hiç bir savaşta yara almamak olmaz.Korumak istiyorsan kendini,uzaktan gelen kurşunlara değil yakındakilere dikkat edeceksin.En ölümcülü onlardır.Ve sen almışsındır onları yakınına.Duygusallık kör edebilir seni insanlara yaklaşırken. Uzaklaşacaksın hemen kalbinde karanlığı gördüklerinden.Her güzel söze,her güzel görünene aldanmayacaksın.Sırf güzel olmak için milyonlar harcayan insanların olduğu bir devirde bil ki güzellik aramak kaçınılmaz bir aptallık olacaktır..İnsanoğlu hep arar daha iyisini,bulduğunda unutur eskisini.Arayacaksan kendine yoldaş yada arkadaş ; sen ona, o sana hayran kalacak.En sade haline.Hayattaki duruşuna.Ne parasına bak ne boyuna posuna.Daha iyisini aramayacağı yönlerine hayran kalan kişilere izin vereceksin,girsin diye hayatına!Yada kapı her çaldığında açacaksın,her kapandığında üzüleceksin.Bir süre sonra kapının artık kapanmadığını gördüğünde olduğun seni sevmeyeceksin...

28 Ağustos 2014 Perşembe

90'ları Özlemek Başka!

Çocuktuk,en dibine kadar yaşadık çocukluğu.Mahallede onlarca arkadaşımız olurdu. Yalın ayak çimlere basar,gece geç saatlere kadar evin önünde top oynar,sanki akşam namazı kılacakmış gibi ezan sesiyle evlere dağılır,tekrar çıkar yine oyunlar oynar,komşulara misafirliğe gidilir, ebeveynler bir arada bırakılır,komşu çocuklarıyla odalara çekilir,oyunlar geyikler geç saatlere kadar döner,mahallenin köpekleri olur,onları mahallece besler,onlarla oynanılır,sokak sokak köpeklerle topluca gezilir,mahalle maçları yapılır,her milletin milli oyunu sandığımız çeşitli futbol türleri oynanır(alman kale,japon kale) ,mahalle kavgaları yapılır,bi güzel dayak yer sonra ağız birliği yapıp kaza süsü verilir,şimdilerde ağır abi olanlar o zamanlar kızlarla seksek oynar,yakan top oynanır,havalar ısınınca bi kaç komşu pikniğe gidilir,ağaçlara iplerle file süsü verilip voleybol oynanır,paylaşmaktan çekinmez,ne giydiğine bakılmaz,her arkadaşa bi lakap takılır,ailen seni başka komşunun çocuklarıyla kıyaslar ancak ne o çocuk seninle nede sen o çocukla bisikletten başka yarışa girmezsin,aşık olursun mahalledeki tüm arkadaşların bilir.Bir tek aşık olduğun kişi bilmez yıllarca saklarsın,senin için sosyal ortam mahallede kurulan sünnet yada düğünlerdir senin için aksiyon jackie chan filmleri izlemek,tren yoluna taş yada para koymak,Aydınspor maçlarına kaçak girmektir.
Aradan 20 yıl geçer,çocuklar görürsün,hiç biri senin zamanında yaşadıklarından zevk almaz,aynı senin babanın gençliğinde yaşadıklarını özlemle anlattığında sıkıldığın gibi,onlarda sıkılır. Aslında özlenen yaptıkları değildir insanın,o çocuktur özlenen.

27 Ağustos 2014 Çarşamba

Biten ilişkiden aldatan kalpten medet ummak

Bitmiş hikayelerde mutlu son arayanlar;
Ancak hikayenin ortalarinda bulurlar
O "mutlu"anları.Sonunu biliyorsun bırak okuma o kitabı. Yalnış hikayelerde kahraman olmak yanlız kalmaktan iyidir sanma.
Yalnız durabiliyorsan bu hayatta ; en güzel hikaye henüz başlamamıştır aslında!

24 Ağustos 2014 Pazar

HER HAYAT BİR HİKAYE

 Evet aynen öyle,oku oku bitmez.Ne çok insan tanırız ; hepsinde ayrı hikaye.Ne mutlu sonlar,ne hüzünlü ayrılıklar,ne dertler,ne mucizeler vardır herbirinde.Ama okumaktan da dinlemekten de uzağız her zaman.
Magazinsel değerler üzerine değilse, ilgi çekmez bizim insanımızda hikayeler.Özel hayatlardaki entrikalar
hep önceliklidir ve hep o hikayeler okunur, anlatılır.
  Okumalı insanlar,kitapları,başka düşleri,okumalı ve sadece kendi denizinde,kendi hikayesinde boğulmamalı.
Zor değil her gün gördüğün insanların gözlerine bakmak.Yatıyor onlarca hikaye,duygu orada.Paylaş hikayeni,hikayesini.Ne kadar saklarsa insan kendi hikayesini o kadar boğulur düşünceler içinde.En zor "parçasında" bile hikayenin senden önce yaşanmışı ve başarılmışı vardır belki.Seni o dar boğazdan çıkaracak olan yol başka hikayede gösterilmiştir yada sen başkasının anahtarısındır aslında.Bilinmezliklerde korkmamalı insanoğlu "bir şans vermeli" hikayelere.
 Okumak güzeldir hikayeleri,romanları.Çıkarsın kendi dünyandan girersin başkasının hayal dünyasına.O kadar çok ortak dili vardır ki duyguların yaşarsın okurken,oradaki kahramanlardan biri sen olursun her bi kaç hikayede.Güzeldir okumak.En güzeli kitapları değildir,insanları okumak.Belki ordaki hikayelerde kahramanlardan biri sen olursun.İşte o zaman en güzel duyguları bulursun!

11 Ağustos 2014 Pazartesi

Ahlak

 Hepimiz kelimenin anlamını bilmeden,ailelerimizin bize yansıttığı görgü kuralları ve örflerin bütünü zannederdik belkide.Öyle değilmiş işte o.İlk araştırma ödevimdi ahlak konusu.O kadar derine inmiştim ki araştırırken ödev , "Ahlaksız" bir hal aldı.Bu değerlendirmeyi bana söyleyen bir yüzbaşıydı.Benim değerlendirmemse "ödev sağlamdı" oldu.Çok emek verip eski uygarlıklardan günümüze kadar ki "çoğunlukla incelediğim kültürler Türk ve Müslüman devletlerinde ahlaki düzendi" hepsinde ahlakın yukarıdan aşağıya değişik uygulanan bir kurallar çerçevesi olduğunu gördüm.Çünkü üst sınıfın elde ettikleri hep fazla olacaktı,üstte olduğu belirgin çizgilerle kendini hissettirecekti.En üst sınıftaki bir insanla en alttaki bir insanın yediği aynı olamayacak üst sınıftakilerin taddığı zevkler alt sınıftakilere ahlaken yasak olacaktı.
  Eski devlet mekanizmasını işleyen medeniyetlerden başlamak istiyorum.Günümüze göre teknolojisi,yaşam şekilleri,yiyecekleri,giyecekleri herşeyleri değişmiş olsa da bir yönü sabit kalmıştı :"Sınıflar arasında ahlak kuralları farklılığı".Bizansın hikayelerinde kölelerin evin sahibine her türlü hizmeti vermesi her isteği karşılaması zorunluydu.Bir evin sahibi kölelerinden biriyle cinsel ilişkiye girebilir,hatta sonra kızıyla kocasıyla bile birlikte olabilirdi.Sizler bunu "Spartacus "dizisinde zevkle izlerken ve bir yandan garipserken,ben ; "adamlar konuyu acık acık işlemişler" hayretini yaşıyordum.Size erotik gelen kısımlar aslında bir tarihin gerçekliğini aktarıyordu.Sınıflar vardı.Her sınıftan tabaka bir üst sınıfa karşılıksız hizmet vermek zorundaydı.Ancak iş aynı sınıfa mensup insanlar arasında yada bir üst sınıfa karşı olunca ahlak  kuralları devreye giriyordu.Aynı sınıftan bir adam başkasının karısına bakamıyor veya evlenmeden aynı sınıftan biriyle cinsel ilişkiye giremiyordu. Çünkü ahlaksızlık sayılıyordu.Ancak ahlak sınıflar arasında yukarıdan aşağıya işlemiyordu.Bir üst sınıftan bir bekar istediği bir alt sınıftan hemcins yada karşıcinsten biriyle istediği gibi vaktini geçirebiliyordu.İğrenç geldi belki size ama o dönemlerde çok normaldi.Sadece cinsel yönü yok bu ahlakın tabiki.Bir merkez vilayet soylusu bir köyün hane sahibinin mallarını istediği fiyattan alabilirken ki bu "Hak yemedir"aynısını üst sınıfına yapamazdı.Ben daha çok işin cinsel ahlak yönlerini araştırmaya koyulmuştum ki bu merak bana kendi tarihimize "çok iğrenç bir düzene sahipmişiz!" bakışını kazandırdı.Bizim Türk soylarında tek eşlilik Bey denilen rütbelilere kadar baki ancak Beyler ve üstünde değişik bir haldeydi.Beyler,Hanlar,Kaanlar tek eşleri vardı ancak her seferde ganimet toplar gibi seçtikleri körpe kızları da zevklerine alet eder ve hiç bir insan tarafından ahlaksızca karşılanmazlardı.Müslümanlığı seçince de bu değişir diye düşünmüştüm ancak üst sınıfın binlerce yıllık doymaz arzuları buna olanak sağlamamış olacak ki haremler ve başka yollar bu zevkten müslüman üst sınıfları alıkoyamamıştı.Sıradan bir müslüman ülkenin çiftçisi evlenmeden ilişkiye girince idam edilirken,bir devlet erbabı haremde zevklerini reyondan on farklı çikolata içinden birini seçen müşteri gibi seçiyordu.Hatta bazı müşteriler gibi birden fazla aldıkları da oluyordu.Ahlaksızlık sorunu giderilmesi açısından da fetvalar ve dualarla bu işlem "doğru yolla"  halloluyordu.Bunları öğrendikten sonra o meşhur baklava çalıp 15 yıl yiyen çoçukların durumuna karşı  sitemim geçmişti.Ne ironidir ki günümüzde üst tabakadan "hırsızlara"dokunulmazken alt tabadakilere ibretlik cezalar aynı eski medeniyetlerdeki ahlak anlayışıyla uygulanmakta.
 Ahlak konusunu incelerken siz cinsel konularda saplanıp kaldığımı düşünebilirsiniz.Oysa benim takıldığım tek nokta ; her zaman bir sınıf ayrımı ve sınıflara göre kuralların esneklik gösterdiği oldu.Bu sınıf ayrımını maalesef hiç  bir devrim hiç bir din değiştirememiş.Günümüzde soylular,saraylılar yok diye söylenebilirsiniz.Artık günümüzde sınıfları belirleyen kanı yada yaşadığı hanesi değil cebindeki çokluğu olmuştur.Zenginlerde size ahlaksızca gelen şeyler eğlenceyken,alt tabakadakiler de ahlak kuralları geçmişin tüm birikimleriyle işlemektedir.Hala kızını kötü yola düşmesin diye okutmayan aileler ahlaksız olmamaları için kızlarını zengin yada başka erkeklerin gazabından koruma düşüncesindeler.Hala zenginler çatır çatır hak yerken fakirler "hakkettikleri parayı"kazanma mücadelesindedirler.
  Umut her devirde vardı.Alt sınıftaki insanların üst sınıfa geçebilmesi için bir umut o sınıfı ayakta tutandı.O umut hala var.Hep olacak.Hep olması kimseyi sevindirmesin.Çünkü hep olacak olması,sınıflarında hep olacağının göstergesidir.Klasik yazılar vardır zengin soyar yolsuz olur,fakir soyar hırsız olur.Zengin yapar çapkın olur fakir yapar ahlaksız olur.Evet aynen öle.Ama hep öyleydi.Bin yıl sonra sınıflar arası isimler ne olur bilmem.Bildiğim 2 bin yıldan fazladır sınıflar hep vardı.Ahlak kuralları hep vardı.Umut hep vardı.
 Ahlak sabit birşey olmadığından geçerli birşey de değildir.O yüzden kimseyi ahlaksızlıkla yargılamayın.Bana göre ahlak insanın vicdanının yaptırabildikleridir.Her insanın vicdanı aynı olmadığından sizin vicdanınızı rahatsız eden davranışları başkası yapınca ahlaksız olarak görmeyin.Hırsızlık yapıyorsa,yalan söylüyorsa,saygısızlık yapıyorsa,sapıklık yapıyorsa ahlaksız değildir.Onun vicdanı müsait bilin.Ve sınıfı yetiyorsa kimse onu ahlaksız olarak görmez zaten.Siz kendi vicdanınızın sınıfında yaşayın!

9 Ağustos 2014 Cumartesi

Monoton

Güzel bir sabahta uyanıp bakarım gökyüzüne içimde bir umut
Yüzümde gülümsemeyle başlarım güne.
Sanki bugün farklı olacakmış gibi,
Sanki bugün hayatimin aşkını bulacakmışcasına ;
Yürürüm her bir taşını ezberlediğim bu yolda.
Bazen hayal kurarak bazen umutla
Bakarım sağıma soluma.
Bir sure sonra görmeye alıştığım resimler gibidir bu yol.
Ne karşıma yeni bir yüz çıkar
Ne de yeni bir taş.
Umutla bakan gözlerden süzülür bir kaç damla yaş.
O köşedeki bakkal dükkanı
Kaç sabah gördü gözyaşımı.
O köşedeki bakkal dükkanı
Hani şu aldığım yer sigaramı.
Nasıl da bakardı gözlerime o bakkalcı,
Nasıl da anlatırdı gözleri,
Ümit etme o aşk gelmeyecek
Senin de başına aklar düşecek
Sende yaşlanacaksın bir köşede benim gibi
Göreceksin bu yollarda kaç umut daha tükenecek!
BeğenBeğen ·  · 

8 Ağustos 2014 Cuma

Dayatmalar Dünyası

 Çoğu insanı izlerken;herkesin dayatılan hayata şikayet etmeden yaşadığını fark ettim.Kendimi bildim bileli bir başkaldırış içine girdim.Önce evimde sonra okulumda sonra da "O kadar direnmeme rağmen!" bana dayatılan ve maruz kaldığım bu sistemde hep bir diklenme içine girdim.Çok şey kaybettim. Pişman mıyım? Hayır.Beni ben yapanın aslında bu eğriliklere ses çıkaran ruhum olduğunu fark ettim.
 İlkokul 3. sınıftık.Sınıf öğretmenimiz "elleri öpülesi güzel insan Selma Tural "bizi tüm Aydın vilayetinde yapılacak 3.Sınıflar Arası Seviye Belirleme Sınavına kayıt ettirmişti.Tüm sınıf girmiştik.17 yıl geçmiş hala aklımda.995 kişi girmişti sınava.Ben 3.olmuştum. Hergün dershaneden arayıp aileme "Sizin oğlanı dershanemize kayıt ettirelim buyurun bir görüşelim " teklifinde bulunsalarda ;Ailemin o yokluk ve cahiliye zamanı içinde dershaneler adına bildiği tekşey "Çok para alıyorlar" olmasıydı.Bu nedenle her seferinde istemediklerini dile getiriyorlardı.Bense meraktan yerimde duramıyordum.Laf aramızda okulun en güzel kızı da o dershaneye gidiyordu.Zengin bir aile kızıydı.Çoçukca aşktan başladı benim ilk diklenişim. Bir gün çıkıp "Silgi alıcam ben Anne !"yalanıyla dershaneye gittim.Kendimi tanıttım.Beni hemen derse aldılar.O aşık olduğum kızda sınıftaydı.Üç ders sonunda ödüllü sorulardan biriktirdiğim defterim ve kalemimle gururla kızın karşısında dururken,birazdan başıma gelicek hayatımdaki en rencide edici anıyı yaşayacağım aklıma gelmemişti.Biz dersteyken evi arayıp "Çoçuğunuz burda gelin kaydını yaptıralım."demiş dershane yöneticisi.Babam duyunca küplere binip gelmiş.Beni görür görmez sağlamından iki tokat attı o ilk aşık olduğum kızın önünde.O tokatı yerken bile dikleniyordum.
-Gelicem öldürsenizde ben dershaneye gelicem.
Müdür devreye girdi :
-Beyefendi napıyorsunuz?
(Babam hırsını alırcasına pataklarken bir yandanda)
-Ben buraya para yetiştiremem,ben göndermedim kendi kaçmış!"
-Çoçuğunuz Kontenjan kazandı ama beyefendi.
 dedi ama cehalet işte.Kontenjanı benimde ilk kez duyduğum için anlam veremediğim bir kelimeyken babam bir nesnedir diye düşünmüş olacak ki :
-Ne kazandıysa verin gidelim diye tepki verdi.
Müdür başıma vurmakta olan babamın elini tuttu
-Çoçuğunuz burs kazandı ücretsiz okuyacak
.Babam ve ben şoktaydık.Benim şokum daha fazlaydı.Çünkü babam tokatlamaya devam ediyor hissine kapılmışken aslında gururla başımı okşuyordu.Haklıydı Adam.Tek işçi maaşı.Ev almaya çalışıp 3 erkek evladını yetiştirmeye çalışırken maddi dayatmalar karşısında çaresizlikten sinirini benden çıkarmıştı.O gün kaydımı yaptırdı.Ve ogünden sonra liseden mezun olana kadar aralıksız dershanelere gittim.Hepsinde de kontenjanlıydım.Çok işime mi yaradı.Şu an çok iyi yerlerde değilim.Nedeni iyi yerlerde doğru bulmadığım herşeye bize dayatılan bu ahlaksız düzene yüksek sesle karşı çıkmamdı.
 O çoçuk büyüdü.Hava Harp Okulu'nu kazandı.Orda da diklendi.Altı ay oda hapsinde yattı.Ayrıldı.Yalnız bırakıldı.Kırkbeşbin Türk Lirası devlete borçlu şeklilde hayata devam etti.Tekrar Üniversite'yi kazandı.O borç yüzünden okuyamadı.Hep çalıştı.İş yerinde yükselebilecekken yöneticilerinin hırsızına arsızına personelin hakkını yiyenine hep diklendi.Zamanında sessiz kalıp şimdilerde bir üsteğmen olacakken o direnmeyi seçti.Pişman mıyım?Hayır.Kendi karakterinizin getirdiklerini yapmaktan çekinmeyin.Eğer yaptığınız birşeyden pişmanlık duyuyorsanız yalnış hislere kapıldığınızı belirtmek isterim.Çünkü hissetmeniz gereken asıl duygu Utanmadır!