16 Ocak 2026 Cuma

İNANIŞIN PERDELERİ (The Veils of Belief: Scenes of Faith, Reason, and Free Will)


Sahne, İhanet ve Hakikat



Hayat bir sahne ise, benim inanç yolculuğum da perde perde açılan, her perdede dekorun değiştiği ama başrolün hep "hakikati" aradığı zorlu bir keşif süreciydi.



1. Perde: Masumiyetin ve Geleneğin Sahnesi



Sahne açıldığında her şey çok berraktı. Mahalledeki arkadaşlarımla el ele tutuşup camiye koştuğumuz, dinimizi oyunların arasında, büyüklerimizden gördüğümüz şekilde öğrendiğimiz o huzurlu günler... Tıpkı dünyanın başka bir yerinde kiliseye koşan çocuklar gibi, biz de içine doğduğumuz kültürün renklerine boyanmıştık. Gelenek, bize bir senaryo vermişti ve biz o masumiyetle başrolü oynuyorduk. Bu perdede her şey bilindik. Müdahale, bireysel arayış yok. Oyuncuların doğaçlaması yok. Verilen senaryoyu yaşayan toplum ve o toplumda inancını yaşayan biz. 90'lar garipti aslında. Herkes inançlı ama muhafazakar isen durum sıkıntı. Kapalı kadınlar ikinci sınıf vatandaş gibi o sıra. Annem de öyle. Bu toplumsal perdede daha sonra olacakları tetiklemek için koyulan bir tüfek gibi aslında bu görüntü. Sonrasında mutlaka patlayacak. Bizse gölgesinde gülen çocuklar. 40 kişilik sınıflar. Dil, din, ırk ayırt etmeksizin birlikte oynayan, ayırt etmeksizin çünkü ne bunlar daha bilmeyen çocuklar. İlk perdenin tadını çıkaranlar. 


2. Perde: Mantığın Çatlağı ve İradenin Teslimi




Kişiliğim henüz hamdı ama zihnimin çalışma prensibi belliydi: Bir "eğer/ise" döngüsü. İlkokulda o tarih tablosuna bakarken sistem ilk büyük hatasını verdi: "Hocam, madem yazı M.Ö. 3200 yılında bulundu; ondan önce dinler, kitaplar nasıl var olabildi?" Hocamın "Dinde sorgulama yoktur" cevabı, zihnimdeki mantık devresini onarmak yerine tamamen yaktı. 


Bu dönemde çevremdeki "inançlı" profili de zihnimde hatalı kodlamalar oluşturuyordu. Lise arkadaşım Hakkı, cemaat yurtlarında kalıyordu ve bana "Meal okumak caiz değil, aklımız yetmez, abilerin yorumunu dinlemeliyiz" diyordu. Tanrı bir kitap gönderiyor ama "okumayın" mı diyordu? Diğer yanda Talip vardı; puanı çok daha yüksek bölümlere yetmesine rağmen, abilerinin zoruyla Polis Akademisi’ne gitmişti. "Vefa borcum var" diyordu. O gün anladım ki "vefa" dedikleri şey, aslında bir irade hırsızlığıydı. Asıl sarsıntı ise dayım üzerinden geldi. Mertliğine hayran olduğum dayım, AKP’ye katıldıktan sonra adil olmayan bir ihale almıştı. "Burada kul hakkı yok mu?" diye sorduğumda aldığım o cevap, ömür boyu kulağımda çınlayacaktı: "Biz almayalım da CHP’li münafıklar mı alsın?" En güvenilir düzgün ahlak bile dindar kesimce en büyük günahkara dönüşüyordu. Kul hakkı yemekten daha büyük günah yoktu.



3. Perde: Alamut Kalesi’nin Gölgesinde Bir Direniş




Hava Harp Okulu’ndaki ilk yılımda unutulmaz bir ana tanıklık ettim. Hava Kuvvetleri Komutanı kürsüdeydi ve sordu: "Kaçınız Müslümansınız?" Yabancı öğrenciler hariç tüm Harbiyeli el kaldırdı. "Kaçınız Kur’an okudu?" Sayı yüze düştü. "Kaçınız meal okudu?" Sadece beş el havada kaldı. Komutan "Kalk-Otur" emriyle bin kişiyi tek vücut hareket ettirdi birden. Tek vücut herkes ip gibi. Sonra o tarihi sözü söyledi: "Asker olarak emre uydunuz. Peki müslüman olarak Allah’ın ilk emri 'Oku!' iken neden yerine getirmediniz? Bu inancınızın göstermelik olduğunu kanıtlar. Hakkını verin, Bir Türk subayı tüm değerlerinin hakkını verir". Bu cümleden sonra ilk kez Meal okudum. Neredeyse her harbiyeli gibi.


Ancak ikinci senede her şey değişti. Bir toplantıda Metin Aydoğan’ın "Bitmeyen Oyun" Kitabında Fetullah Gülen'in ilk CİA derneği Türkiye Komünizmle mücadelenin kurucusu olduğunu, Vladimir Bartov’un "Alamut Kalesi" Hasan sabbahın ateistken şeriat kanunları ile Selçuklu'yu yıkmak için dini kullandığını ve Gustave Le Bon’un "Kitleler Psikolojisi" kitaplarındaki analizlerle Bir ateistin Fransız ihtilali için papaz olup dini kullandığını okumuştum. Bir gün istihbarata karşı koyma eğitimde cemaat ile ilgili tehlikeli yapılanma diye komutanlarımız anlatırken söz alıp bunların CİA için çalışan, dini kullanan inançsız bir örgüt olduğunu dile getirdim. Henüz 19 yaşındayım. Hesap edemediğim şey ise oradaki komutanların Alamut kalesi müridleri olduğu idi.


O günden sonra hayatım, yerin yedi kat altında bir hücrede, "oda hapsi" adı verilen bir işkence döngüsüne dönüştü. Cuma akşam 6’da giren, pazar gece 10’da çıkan; dış dünyayla, kitapla, gazeteyle bağı kesilmiş bir ruh... 12 kişilik bir oda, volta atmak yasak, muhabbet etmek yasak, yatağa oturmak yasak. Her gece 01:00’de uykumdan hakaretlerle uyandırılıp "yat-kalk-sürün" emirleriyle psikolojik olarak ezilmeye çalışıldığım bir cehennem. Tam cezam bitti derken, her perşembe uydurma bir suçla yeni bir ceza daha alıyordum. Hedefleri, beni bezdirip istifa ettirmekti. Tam 6 ay... En uzun kalma rekorunu kırarak direndim. Nihayet 7 Mayıs 2007’de disiplin kurulu karşısındaydım. Alay ve okul komutanının gözlerinin içine bakarak son sözümü söyledim: "Ben buraya şerefimle geldim, şerefimle giderim. Ben giderken itibarımı kaybedeceğim ama sizler benim gibi nicelerini atarak Türk Silahlı Kuvvetleri'ne daha fazlasını kaybettiriyorsunuz."


Yıllar sonra haklı çıktım. O gün beni yargılayan alay komutanı Balyoz'la tutuklandı, okul komutanı darbe gecesi yerde domuz bağıyla bağlandı. Beni hapseden o komutanlar ise darbeci olarak tarihin karanlığına gömüldüler. Ama olan bana olmuştu; dindarlık maskesi takanların zulmü yüzünden babam beni evlatlıktan reddetti, ailemin inancını ve güvenini kaybettim. İstanbul’da, cebimde kazandığım yeni bir üniversite hakkı ama ruhumda bu haksızlığın devasa yüküyle baş başa kaldığımda, asıl büyük soru kapımı çaldı: "Eğer Allah varsa, O'na en çok secde edenlerin bu vahşetine neden sessiz kalıyor?"



4. Perde: Yankı Odaları ve Spil Dağı’ndaki Geyikler



İstanbul’da yalnız başıma kaldığımda Ateist ve Deist gruplara daldım. Çünkü artık inançlı değildim. Kendi doğrularımı arayışa çıktım. Toplum ve maruz kaldığım müslüman ahlakı mutlak olamazdı. En büyük günahlar işleniyor ve içleri rahattı. Her şey göstermelik geliyordu. Allah var ve mutlak adil öyle mi? Bugün iş yerinde patron görevlerini sıralasın, yerleri temizle, arkadaşlarına yardım et. İyi bir çalışan ol bir de her akşam firmanın marşını söyle. Bunun yaparsan ay sonunda ikramiye ve maaş verecek. Ancak sen marş dışında hepsini yaptın diye alamadın maaşını. Diğeri ise sadece marş söyledi ama hiç yardım etmedi. İyi bir çalışan olmadı. Patronun ona ikramiyeyi verse sen bu patron için adil biri diyebilir misin? O zaman sadece müslüman olduğu için ya da namaz kıldığı için Kul hakkı yiyen bir toplum cennete gidecek ama iyi insanlar namaz kılmadı diye gitmeyecek öyle mi? Adil mi? Değil dedim kendi kendime. 


Yalnız girdiğim toplulukta da her şey iyi gitmedi. Farklıydılar, sorguluyorlardı. Ancak orada da bir "seküler kibir" vardı. Onlar da "bilinmezin yokluğunu" mutlak bilgi gibi dayatıyordu. O an, inanç ve bilgi arasındaki o çizgiyi bir benzetmeyle netleştirdim: Hiç çıkmadığın Manisa’daki Spil Dağı’nın arkasında "Ren geyikleri var" deseler; söyleyen kişi güven veriyorsa o geyiklerin varlığına inanır, "Müslümanı" olursun. Güvenmiyorsan inanmaz, "Ateisti" olursun. Ama oraya gidip görene kadar bu sadece bir "güven ve seçim" meselesidir. Bildiğine inanamazsın; yerçekimini bilirsin ama Spil'in arkasındakine ancak inanırsın. Kibrin değil, sınırlarını bilen bir zihnin peşine düştüm.



5. Perde: Hür İrade ve Formülün Tecellisi



Agnostik bir Yahudi olan Lesley Hazleton’un İslam üzerine objektif yaklaşımından etkilenerek kendi yolumu çizdim. Önce Eski Ahit ve İncil'i okudum; onlar beni tatmin etmedi. Oysa yola çıkarken Hristiyan olmayı da Yahudi olmayı da göze aldım. Çok tehlikeli idi. Nefret edilecektim. Ama kendi irademle olacak her sonuca razı idim. Ama karşımda çok kötü bir sonuç duruyordu. Bırak Hristiyan ya da Yahudi olmayı, koca dünya nasıl bu dilleri takip ediyor inanamadım. Kadın hakları, insan hakları, eğitim modern hayat gibi konularda islam toplumları Hristiyanlardan geriyidi. Ancak İncil ise çok daha gerici bir üsluba ve içeriğe sahipti benim gözümde. Sadece erkeklere hitap ediyordu bu dinler. Kadınlar yoktu. Kadının öğretmesi yasak ya. Kadın erkek eşitliği? Var mı ötesi. Eşcinsel evliliklere bile izin veren, yemin ederken İncil'e el basılan eyaletler bilmiyor mu İncil'de bunun cezasının ölüm olduğunu? O zaman onlar da okumuyor. Okusa durumları benden daha vahim. 


Hür irademle ikinci kez Kur'an mealine döndüm. Harp Okulu'ndaki "emirle" okumanın aksine, bu seferki arayışla yapılan bir okumaydı ve gerçek huzuru orada buldum. Yabancı agnostik gruplardaki İslamofobiye karşı mücadele etmeye başladım. İngilizce makaleler yazıyordum. Empati uyandırmaya çabalıyordum çünkü açık bir zihniyet vardı. Avantajım ise üç kitabı da okumamdı. Tayvanlı bir kız bana ulaştı. Ona başkalarının etkisinde kalmamasını ve üç kitabı da okumasını tavsiye ettim. Aylar sonra profilinde "Elhamdülillah I am a Muslim" yazdığını gördüğümde, Kur'an'daki "Hikmetle davet edin" emrinin anlamını kavradım.


Hayatın adalet formülü de işliyordu: Kul hakkıyla ihale alan dayım, her şeyini kaybedip bir beyin tümörüyle vefat etti. Çok severim dayımı. Keşke daha çok konuşsaydık. Cenazesinde dedikodu yapan aileme, mealdeki o sarsıcı ayeti ("Dedikodu yapmak ölmüş kardeşinin etini yemek kadar çirkindir.") hatırlattım. Kardeşinin cenazesinde. Annem şok oldu. 10 yıldır da dedikodusuna denk gelmedim. Anladım ki; inanç bireysel bir rehberdir, iki kişi bir araya geldiğinde ise çıkar ilişkisi başlar. Toplumsal kullanım, dikta ise onu masumların ihtiyacı olan bir olgudan çıkarır, kitle imha silahı gibi tehlikeli bir olguya dönüştürür.



Final: Kendi Perdemi Kapatırken



Bugün geldiğim nokta artık çok berrak: Bilmiyorum, ama inanıyorum. Allah, henüz insanın bilmediği tüm değişkenleri hesaplayan eşsiz bir "Yaratıcı Zekâ"dır. Din ise bireysel bir rehberdir. İşin içine "toplum yönetme" hırsı girdiğinde, o kutsal rehber tehlikeli bir silaha dönüşür. İnsanlar "Allah’ı koruyacağım" diye hadsizlik etmeye kalktığında aslında irade hırsızlığına kapı açarlar. Her şeye gücü yeten bir Yaratıcı'nın, senin korumana ne ihtiyacı olabilir? Din adına yapılan katliamlar, biz insanların zihinsel olarak ne kadar geride olduğumuzu gösteriyor. Benim inancım artık ezberlenmiş bir senaryo değil; o hücrenin karanlığından, hür iradenin aydınlığına süzülen bir huzurdur.


1000 yıl önce yaşanmış olayları sanki olaya şahit olmuş gibi 'di' li geçmişle anlatan, "Sahabe haykırıyordu, Peygender efendimiz böyle diyordu, şöyle yapardı" Şeklinde televizyon müslümanlarını görünce üzülüyorum. İnandırıcılık uğruna yalandır. Şahit olmadığın olaylar için mış miş ile konuşursun. Bu bile benim kodlamama ters. Evet bu perdenin sonunda 'Huzur İslam'da' diyeceğim. Ama şahsi huzurum. Bir yere bağlı olmayan, kullandırılmayan huzurum. Herkese huzur dilerken perdeyi kapatıyorum. Kendi perdenizi açmanız ümidiyle. 


Okuyun. O'nun emri. Benim önerim.












21 Ağustos 2025 Perşembe

Resist (From Kivi)

 The weather was still considered warm for the season. That was probably the good fortune of these high school friends who were reuniting after many years. Dilara arrived first. She saw Enes at the door. These two friends, who hadn’t seen each other in ten years, headed toward the table they had set aside to wait for the rest of their long-lost classmates. Then, one by one, the whole class began to arrive. Enes and Dilara were playing a guessing game, trying to figure out which of their friends was stepping out of the cars pulling up to the door. At the bus stop across from the glass-walled seating area of the place, someone got off a city bus. Enes’s eyes caught on that familiar face.


“Isn’t that Kenan?” he said. Dilara studied the face for a moment and confirmed Enes’s guess. Both of their faces showed a sense of strangeness and surprise. When Kenan came over to the table and greeted them, the whole group was finally complete. 




They began talking about their school memories. Everyone shared a few funny moments that had stuck in their minds, and the whole class relived them with laughter. Then Kenan started telling his stories. For almost half an hour, he recounted dozens of things they had experienced at school. Most of the others listened with excitement and surprise, because none of them remembered so many details. Nearly all of what Kenan told had been forgotten. But as he spoke, they recalled those moments with astonishment and a smile. 


Enes turned to Kenan and asked:


“Bro, what do you do for a living? Did you get married?”

“I’m working as a waiter. I’m not married yet, and honestly, I don’t see marriage happening anytime soon.”


Everyone was surprised by Kenan’s answer. They had all been in the same class. They were successful, intelligent. Even back in high school, Kenan’s sharp mind always stood out. Hearing that someone so bright and accomplished was now working as a waiter shocked them. A silence fell over the group of twenty. It was Orhan who finally broke it.


“Dude, are you kidding? What do you mean, waiter?”

“No, I’m not joking. And it’s not even something I’ve always done. But right now, I make a living waiting tables and occasionally giving private lessons.”

“Why?”

“Because I need to cover my living expenses—housing, heating, and other basic needs.”


Then Buse joined in.

“I get that, but why waiting tables, Kenan? You were one of the brightest among us. I honestly thought you’d be the CEO of some company by now.”

“Your surprise is something I expected. And in a way, it’s actually what I’ve accomplished.”


Mustafa burst out laughing and jumped in jokingly:

“He’s pulling your leg, man. He fooled all of you.”

“No, I’m not joking.”


After Kenan’s reply, the laughter was cut off by a sharp gust of wind. The group, puzzled, narrowed their eyes at the classmate sitting across from them, trying to understand him. Orhan turned to Kenan anxiously.




“Man, are you working as a waiter just to surprise us? What’s this about?”




“Not to surprise you, of course. But I’ve always felt that living the life that was laid out, the expected path, would be like imprisonment for me. Your surprise only shows me that I’ve managed to break out of that prison.”




“How can someone be happy working as a waiter, man? Especially when you’re capable of achieving so much more. You’re smarter than most of us. What you can achieve as a waiter and what you could achieve as a white-collar executive are completely different. Why settle for less?”




Kenan pulled a cigarette from his pocket. After tapping the filter on the table a few times, he lit it and drew in a deep breath. Blowing the smoke into the air, he turned to Orhan.




“I went through my own kind of awakening years ago. Instead of walking the path laid out for me, I drew my own. Within the boundaries that were set for me, I always felt imprisoned. Instead of living the life they wanted me to seek, asking the questions they wanted me to ask, I chose my own questions—the ones I was truly curious about—and the life that could lead me to those answers.


Let me put it this way: we were given a corridor—like high school. We walked through it. At the end, we reached a door—like the university entrance exam. When we opened it, there was a small room with other doors leading outside. On the wall hung keys for each of those doors. Some keys were easier to reach, others harder. Depending on which key we could grab, we opened a door and entered another corridor. When those corridors ended, the same cycle repeated.At some point, I decided to choose another path for myself. I broke through the wall to make my own door, and I tried to walk through corridors I designed myself. First, I searched for my own questions. Then, I sought their answers. That’s how I began to feel fulfilled in life.”




Amid glances that were a mix of surprise, thoughtfulness, and a touch of joy, Kenan continued smoking his cigarette when Gözde spoke up.


“He was rebellious even back in high school. Always clashing with every teacher. Anyway… I think he’s happy.”




Ercan listened to the conversation with a restless edge, nervously biting his nails as Gözde spoke. A high school memory stirred—a long-standing clash with Kenan, born from a single math problem. It was the root of a silent animosity he had carried ever since.


In that elite class of gifted students, no one had been able to solve the problem for quite some time. When Ercan finally spoke the answer aloud, the teacher praised him and called him to the board to demonstrate the solution. As Ercan worked through it, Kenan challenged him, insisting that the problem itself was flawed. The teacher’s sharp reprimand silenced him, and he sat back down, eyes flickering with unspoken defiance


That solution had initially earned Ercan a spot on the math olympiad team. But just a week later, before the next class began, Kenan stepped to the board and laid out a sequence of calculations proving that the problem was indeed flawed—and that, when approached differently, it could yield two separate results. The teacher examined the work with astonishment and promptly replaced Ercan with Kenan on the olympiad roster.


From that day forward, Ercan’s attitude toward Kenan was colored by resentment. He could never shake the sense that Kenan carried an unusual ego, a confidence that grated against him, and deep down, he had never liked his personality.




Unable to contain himself while reminiscing, he jumped into the conversation.


“This has nothing to do with rebellion. It’s just ego again. He’s dressing up his failures with fancy words, trying to convince himself—and us—that ‘you’re the real failures, hehe.’ Because Kenan isn’t someone destined for true success. When a person’s only talent is smearing the achievements of others, it’s no surprise he ends up working as a waiter.”


After this aggressive outburst, the friends who glanced at Kenan hesitated, not wanting to take sides, and waited in silence. Gözde and Dilara quickly objected to Ercan.




“You’re being way too aggressive, Ercan. There’s no need for such rudeness,” said Dilara.


Angered, Ercan shot back:


“Rudeness? I’m just saying what I see. Kenan was like this in high school too. It’s only natural he’s like this now. He’s still trying, in his sly, arrogant way, to cloak our successes in failure.”




Kenan took another drag from his cigarette, waiting confidently for Ercan to finish speaking.


“You’re still mad about that math problem, aren’t you, Ercan?” Kenan said.


The words hit Ercan like a knot in his throat. He couldn’t answer. Kenan continued.


“I didn’t come here to show off my ego, to be arrogant, or to criticize your successes or your lives. I met all of you in the corridors where emotions and personalities were at their purest. Since then, I haven’t come across such innocence anywhere. I came here only because I missed you, and because I knew seeing you would make me happy.


To me, success means achieving what I desire and more. I have no doubt about how successful everyone at this table is, nor do I intend to judge it. I simply wanted to express that my own desires lie elsewhere.”


After Kenan’s constructive words, Ercan couldn’t respond. Strangely, against his own nature, he even found himself trying to believe him. Now, the conversation revolved around Kenan. Ercan hadn’t yet shared the story of his new Jeep or how, at a young age, he had become a manager at one of the country’s most well-known corporate firms. The others hadn’t shared their own memories, spouses, or careers either.




İbrahim spoke up.




“I’ve always said Kenan was rebellious. He’d rebel against teachers. He’d rebel against rules. So now, what are you rebelling against, my friend? The corridors?”


Kenan laughed. He really liked the phrase, but then he gave an answer that surprised everyone again.


“No, no. Not the corridors. I do have a rebellion, yes but it’s against something broader. Against evolution. I resist it, in my own way.”


After this, some of them burst out laughing. İbrahim started laughing uncontrollably.


“He said against evolution! What are you doing, going to wrestle with monkeys or something? Hahaha!”


Almost everyone at the table was laughing Kenan included. Enes, mimicking Kenan’s expressions, said:


“Monkey, you can’t eat the banana! I’ll ruin this game. Slap!” (pretending to snatch the banana from the monkey’s mouth and smack it into the air)


The laughter at the table grew even louder. Kenan was laughing too, but beneath the chuckles, people were secretly expecting a serious explanation for his wild remark.


When Kenan stubbed out his cigarette and opened his mouth, the laughter gradually subsided, giving way to the anticipation of what he was about to say. 




“Evolution was once the natural response of living beings both biologically and ideologically to the conditions of their environment. But today, we no longer react to nature. Our reactions are orchestrated by a system or, if you prefer, by those who manipulate it. The emotional responses we display are guided, curated, and controlled on television, in the media, and in the fabric of everyday life.




Our fathers were raised on cowboy movies and Marlboro commercials. That shaped the previous generation’s reality. And for us, as children, our playthings were tailored: toy cars for boys, Barbie dolls with makeup for girls. Our desires, our priorities, were molded from the very beginning.




Now, our reactions are no longer toward the natural world. They follow scripts imposed upon us, lived according to someone else’s carefully constructed narrative. Evolution no longer unfolds according to nature. Something else governs it something unseen, yet inescapable.”




As Kenan spoke, everyone at the table grew thoughtful. Deep down, they understood him. A subtle sadness seemed to hover on the edge of some of their minds. Kenan noticed this gloom.




“Thinking so differently, of course, doesn’t bring happiness. The more you think, the more restless you become. After all, we have only one life to live. I choose to live not in mere peace, but by pursuing what I truly desire. Life is hard, really. Perhaps I make it even harder for myself. But this is how I am happy.




Seeing the unspoiled sincerity on your faces, the same warmth you carried back in those school days, made me even happier. All of you have achieved what you wanted and more. And I feel a special pride in having friends like you, who are so accomplished.”




At that moment, the waiter arrived. “We’re closing,” he announced to the group.


Ercan couldn’t resist. “Sir, where do we apply for a job as a waiter?”


Everyone burst out laughing, while the waiter gave them a bemused, almost bewildered look.


“Before you bring the form, could you take a picture of us?” Ercan said, handing over his phone. He rose from his seat and moved next to Kenan as they posed for the photo. The group leaned in, laughter still echoing through the room, a mix of nostalgia and mischief lighting up their faces. 

16 Mayıs 2025 Cuma

Wake up

Don’t wait , the day is cold and blind,
No sun remains to warm your mind.
You walk the streets that never change,
Where every smile feels dark and strange.


You scan the crowd with silent hope,
A tale, a spark and a way to cope.
But dreams grow cold, then lose their hold,
Like ships once brave, no longer bold.


They gave you life "Go live," they said,
But left you hollow, filled with dread.
Your soul once full, now turned to stone,
You chased the noise, yet felt alone.


Speak truth  they’ll call you poor or weak,
Resist and still, they’ll curse your cheek.
But child, your soul remains so pure,
They fear what's clean it can’t endure. 


11 Haziran 2024 Salı

Fark Ondalık

 Düşündükçe insan daha da bir yalnızlaşabiliyor. Kendisi gibi düşünmeyen insanların arasında. Dünyanın en zor eylemi düşünmek olsa gerek. Bazen hesaplamak , bazen tümden gelmek , bazen tüme varmak. Hiç bir yere varamayan insanların içinde çıkış yolu arayan biri olmak. 

Bilim adamı olmayabilirim. Evin adamı olmayabilirim. Hatta adam bile olmayabilirim bazıları için.  Olsun. Adil olduğunu bilen bir yürekten daha ferah biri olduğunu zannetmiyorum. Evrendeki en ferah insan olabilirim. Bir bakıma tek insan olabilirim. 

Kitleleri peşinden koşturmaya gerek yok. Gustave le bon kadar kitlelerin peşinden koşmaya da zaman yok. Zaman belirsiz bir büyüklük. Bizler Gazze kadar zamanı olmayan günlükleriz.

 Peki o zaman elinde ne büyük dertler varsa yine de gülecek kadar değerli miyiz? Cevabın farkındayım şükür.

Farkındalıkla yaşamak bir yetenek sanırım. 

Yaşamaya değer mi ? Değer. Yaşamanın değersizlesmediği her gün gülmeye zamanımız da var ne ala. Asırlık , aylık , günlük. Anlık , birlik , ondalık!

16 Ekim 2023 Pazartesi

Yemin Tutmak

" Barışta ve savaşta, karada, denizde ve havada her zaman ve her yerde milletime ve cumhuriyetime doğruluk ve muhabbetle hizmet " 

18 yaşında bu yemini mavi üniforma altında ederken kalben , namus ve şeref üzerine ettiğim gün , yeminden sonra namus ve şeref konusunda en üst karakterde tanıdığım dedem ile birlikte çekilen fotoğraf da masamdadır hep. 

Yeminin havada diye olan kısmını hava harpten atarken benden kopardılar. Denizde diye olan kısmını istedim Deniz Ulaştırma mühendisliğine girdim. Devam edemedim. Ondan da hayat kopardı. Şimdi karada devam ediyorum. Ayaklarım yere basarak. Doğruluk ve muhabbetten bir an olsun ayrılmadan. 

Vatana ve millete hizmet sadece sınırları korumakla değildir. Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk'ün dediği gibi "Vatanını en çok seven görevini en iyi yapandır " sözünü kendimize yol bilip o yolda yürümektir. İşsizlik arttığında istihdam artsın diye maddi çıkar gözetmeden, kalben gece gündüz çalışıp insanlarının yediği ekmeği korumak ve gözetmektir bazen. Bu yolda kalbi senin gibi atsın , atmasın aynı yolu açabilmektir. Bazen emek verenlerin emeğini taşımaktır. Bazen üretmektir. 

Ailemle yakın olabilmek için çıkıp geldiğim şehirde işçi olarak girdiğim firmada çalışan 100-120 arası çalışandan biriydim. Yıllar önce kaybettiğim aidiyet duygusu , bir pandemi döneminde aynı ruhu taşıyan bir firmada olduğumu farketmekle dirildi tekrar. O duygu dirilince 18 yaşında saatlerce son enerjisine kadar mücadele eden Evren de dirildi tekrar. O Evren bugün Üretim Müdürü. 


14 Nisan 2023 Cuma

Sinek(2007)

 Sinek değil ki kalbimiz ya ota ya b*ka konsun,

Mecnun değiliz ki sevdiğimiz padişah kızı olsun,

Peşinden koşmaya değer biri mi varda bizi yorsun

Bizdeki öyle şans ki gönlün konduğu çiçek solsun. 


Ne o masum gülüşlere ne de bakışlara inan

Üzüleceğin tek şey kaybettiğin zaman

Sen o güzele değil , ki o güzel de değil

Sen aşık olmaya aşıksın gerisi koca bir yalan


Alıştık artık gelen gelir giden gider

Bizde aşklar gittiği gün biter

Bulur bu kalp birini yine sever

Ama bilir ki elbet o bir çeker gider


Kimler girdi çıktı bu kalbe bugüne kadar,

Her gidenin ardından üzülsek neye yarar,

Gelene kapımız açık da , kapıyı çalmadan giren bize zarar,

Bu kalbi kıranın hesabını bu kalp sorar.

12 Nisan 2023 Çarşamba

Karanlık

 Kırık değil kalemim sessiz dizelerim

Kırık olan kalbim ondan bu yersiz düşüncelerim. 

Bu dünya olmasa şu evrende koca bir boşluk olurdu ya 

Buz gibi , uçsuz bucaksız renksiz ve yalnız. 

Yürürüm hep , bir başıma, kulağımda bir ritim aklımda hayali dünyamla. 

Yürürüm gecede bir dize gibi. 

Mısra mısra benliğim terketmez beni 

İçimdeki çocuk gökkuşağı renkleri üzerinde koşar , 

Dışımdaki kabuk hep karanlıklarda yaşar.