![]() |
Sahne, İhanet ve Hakikat |
Hayat bir sahne ise, benim inanç yolculuğum da perde perde açılan, her perdede dekorun değiştiği ama başrolün hep "hakikati" aradığı zorlu bir keşif süreciydi.
![]() |
1. Perde: Masumiyetin ve Geleneğin Sahnesi |
Sahne açıldığında her şey çok berraktı. Mahalledeki arkadaşlarımla el ele tutuşup camiye koştuğumuz, dinimizi oyunların arasında, büyüklerimizden gördüğümüz şekilde öğrendiğimiz o huzurlu günler... Tıpkı dünyanın başka bir yerinde kiliseye koşan çocuklar gibi, biz de içine doğduğumuz kültürün renklerine boyanmıştık. Gelenek, bize bir senaryo vermişti ve biz o masumiyetle başrolü oynuyorduk. Bu perdede her şey bilindik. Müdahale, bireysel arayış yok. Oyuncuların doğaçlaması yok. Verilen senaryoyu yaşayan toplum ve o toplumda inancını yaşayan biz. 90'lar garipti aslında. Herkes inançlı ama muhafazakar isen durum sıkıntı. Kapalı kadınlar ikinci sınıf vatandaş gibi o sıra. Annem de öyle. Bu toplumsal perdede daha sonra olacakları tetiklemek için koyulan bir tüfek gibi aslında bu görüntü. Sonrasında mutlaka patlayacak. Bizse gölgesinde gülen çocuklar. 40 kişilik sınıflar. Dil, din, ırk ayırt etmeksizin birlikte oynayan, ayırt etmeksizin çünkü ne bunlar daha bilmeyen çocuklar. İlk perdenin tadını çıkaranlar.
![]() |
2. Perde: Mantığın Çatlağı ve İradenin Teslimi |
Kişiliğim henüz hamdı ama zihnimin çalışma prensibi belliydi: Bir "eğer/ise" döngüsü. İlkokulda o tarih tablosuna bakarken sistem ilk büyük hatasını verdi: "Hocam, madem yazı M.Ö. 3200 yılında bulundu; ondan önce dinler, kitaplar nasıl var olabildi?" Hocamın "Dinde sorgulama yoktur" cevabı, zihnimdeki mantık devresini onarmak yerine tamamen yaktı.
Bu dönemde çevremdeki "inançlı" profili de zihnimde hatalı kodlamalar oluşturuyordu. Lise arkadaşım Hakkı, cemaat yurtlarında kalıyordu ve bana "Meal okumak caiz değil, aklımız yetmez, abilerin yorumunu dinlemeliyiz" diyordu. Tanrı bir kitap gönderiyor ama "okumayın" mı diyordu? Diğer yanda Talip vardı; puanı çok daha yüksek bölümlere yetmesine rağmen, abilerinin zoruyla Polis Akademisi’ne gitmişti. "Vefa borcum var" diyordu. O gün anladım ki "vefa" dedikleri şey, aslında bir irade hırsızlığıydı. Asıl sarsıntı ise dayım üzerinden geldi. Mertliğine hayran olduğum dayım, AKP’ye katıldıktan sonra adil olmayan bir ihale almıştı. "Burada kul hakkı yok mu?" diye sorduğumda aldığım o cevap, ömür boyu kulağımda çınlayacaktı: "Biz almayalım da CHP’li münafıklar mı alsın?" En güvenilir düzgün ahlak bile dindar kesimce en büyük günahkara dönüşüyordu. Kul hakkı yemekten daha büyük günah yoktu.
![]() |
3. Perde: Alamut Kalesi’nin Gölgesinde Bir Direniş |
Hava Harp Okulu’ndaki ilk yılımda unutulmaz bir ana tanıklık ettim. Hava Kuvvetleri Komutanı kürsüdeydi ve sordu: "Kaçınız Müslümansınız?" Yabancı öğrenciler hariç tüm Harbiyeli el kaldırdı. "Kaçınız Kur’an okudu?" Sayı yüze düştü. "Kaçınız meal okudu?" Sadece beş el havada kaldı. Komutan "Kalk-Otur" emriyle bin kişiyi tek vücut hareket ettirdi birden. Tek vücut herkes ip gibi. Sonra o tarihi sözü söyledi: "Asker olarak emre uydunuz. Peki müslüman olarak Allah’ın ilk emri 'Oku!' iken neden yerine getirmediniz? Bu inancınızın göstermelik olduğunu kanıtlar. Hakkını verin, Bir Türk subayı tüm değerlerinin hakkını verir". Bu cümleden sonra ilk kez Meal okudum. Neredeyse her harbiyeli gibi.
Ancak ikinci senede her şey değişti. Bir toplantıda Metin Aydoğan’ın "Bitmeyen Oyun" Kitabında Fetullah Gülen'in ilk CİA derneği Türkiye Komünizmle mücadelenin kurucusu olduğunu, Vladimir Bartov’un "Alamut Kalesi" Hasan sabbahın ateistken şeriat kanunları ile Selçuklu'yu yıkmak için dini kullandığını ve Gustave Le Bon’un "Kitleler Psikolojisi" kitaplarındaki analizlerle Bir ateistin Fransız ihtilali için papaz olup dini kullandığını okumuştum. Bir gün istihbarata karşı koyma eğitimde cemaat ile ilgili tehlikeli yapılanma diye komutanlarımız anlatırken söz alıp bunların CİA için çalışan, dini kullanan inançsız bir örgüt olduğunu dile getirdim. Henüz 19 yaşındayım. Hesap edemediğim şey ise oradaki komutanların Alamut kalesi müridleri olduğu idi.
O günden sonra hayatım, yerin yedi kat altında bir hücrede, "oda hapsi" adı verilen bir işkence döngüsüne dönüştü. Cuma akşam 6’da giren, pazar gece 10’da çıkan; dış dünyayla, kitapla, gazeteyle bağı kesilmiş bir ruh... 12 kişilik bir oda, volta atmak yasak, muhabbet etmek yasak, yatağa oturmak yasak. Her gece 01:00’de uykumdan hakaretlerle uyandırılıp "yat-kalk-sürün" emirleriyle psikolojik olarak ezilmeye çalışıldığım bir cehennem. Tam cezam bitti derken, her perşembe uydurma bir suçla yeni bir ceza daha alıyordum. Hedefleri, beni bezdirip istifa ettirmekti. Tam 6 ay... En uzun kalma rekorunu kırarak direndim. Nihayet 7 Mayıs 2007’de disiplin kurulu karşısındaydım. Alay ve okul komutanının gözlerinin içine bakarak son sözümü söyledim: "Ben buraya şerefimle geldim, şerefimle giderim. Ben giderken itibarımı kaybedeceğim ama sizler benim gibi nicelerini atarak Türk Silahlı Kuvvetleri'ne daha fazlasını kaybettiriyorsunuz."
Yıllar sonra haklı çıktım. O gün beni yargılayan alay komutanı Balyoz'la tutuklandı, okul komutanı darbe gecesi yerde domuz bağıyla bağlandı. Beni hapseden o komutanlar ise darbeci olarak tarihin karanlığına gömüldüler. Ama olan bana olmuştu; dindarlık maskesi takanların zulmü yüzünden babam beni evlatlıktan reddetti, ailemin inancını ve güvenini kaybettim. İstanbul’da, cebimde kazandığım yeni bir üniversite hakkı ama ruhumda bu haksızlığın devasa yüküyle baş başa kaldığımda, asıl büyük soru kapımı çaldı: "Eğer Allah varsa, O'na en çok secde edenlerin bu vahşetine neden sessiz kalıyor?"
![]() |
4. Perde: Yankı Odaları ve Spil Dağı’ndaki Geyikler |
İstanbul’da yalnız başıma kaldığımda Ateist ve Deist gruplara daldım. Çünkü artık inançlı değildim. Kendi doğrularımı arayışa çıktım. Toplum ve maruz kaldığım müslüman ahlakı mutlak olamazdı. En büyük günahlar işleniyor ve içleri rahattı. Her şey göstermelik geliyordu. Allah var ve mutlak adil öyle mi? Bugün iş yerinde patron görevlerini sıralasın, yerleri temizle, arkadaşlarına yardım et. İyi bir çalışan ol bir de her akşam firmanın marşını söyle. Bunun yaparsan ay sonunda ikramiye ve maaş verecek. Ancak sen marş dışında hepsini yaptın diye alamadın maaşını. Diğeri ise sadece marş söyledi ama hiç yardım etmedi. İyi bir çalışan olmadı. Patronun ona ikramiyeyi verse sen bu patron için adil biri diyebilir misin? O zaman sadece müslüman olduğu için ya da namaz kıldığı için Kul hakkı yiyen bir toplum cennete gidecek ama iyi insanlar namaz kılmadı diye gitmeyecek öyle mi? Adil mi? Değil dedim kendi kendime.
Yalnız girdiğim toplulukta da her şey iyi gitmedi. Farklıydılar, sorguluyorlardı. Ancak orada da bir "seküler kibir" vardı. Onlar da "bilinmezin yokluğunu" mutlak bilgi gibi dayatıyordu. O an, inanç ve bilgi arasındaki o çizgiyi bir benzetmeyle netleştirdim: Hiç çıkmadığın Manisa’daki Spil Dağı’nın arkasında "Ren geyikleri var" deseler; söyleyen kişi güven veriyorsa o geyiklerin varlığına inanır, "Müslümanı" olursun. Güvenmiyorsan inanmaz, "Ateisti" olursun. Ama oraya gidip görene kadar bu sadece bir "güven ve seçim" meselesidir. Bildiğine inanamazsın; yerçekimini bilirsin ama Spil'in arkasındakine ancak inanırsın. Kibrin değil, sınırlarını bilen bir zihnin peşine düştüm.
![]() |
5. Perde: Hür İrade ve Formülün Tecellisi |
Agnostik bir Yahudi olan Lesley Hazleton’un İslam üzerine objektif yaklaşımından etkilenerek kendi yolumu çizdim. Önce Eski Ahit ve İncil'i okudum; onlar beni tatmin etmedi. Oysa yola çıkarken Hristiyan olmayı da Yahudi olmayı da göze aldım. Çok tehlikeli idi. Nefret edilecektim. Ama kendi irademle olacak her sonuca razı idim. Ama karşımda çok kötü bir sonuç duruyordu. Bırak Hristiyan ya da Yahudi olmayı, koca dünya nasıl bu dilleri takip ediyor inanamadım. Kadın hakları, insan hakları, eğitim modern hayat gibi konularda islam toplumları Hristiyanlardan geriyidi. Ancak İncil ise çok daha gerici bir üsluba ve içeriğe sahipti benim gözümde. Sadece erkeklere hitap ediyordu bu dinler. Kadınlar yoktu. Kadının öğretmesi yasak ya. Kadın erkek eşitliği? Var mı ötesi. Eşcinsel evliliklere bile izin veren, yemin ederken İncil'e el basılan eyaletler bilmiyor mu İncil'de bunun cezasının ölüm olduğunu? O zaman onlar da okumuyor. Okusa durumları benden daha vahim.
Hür irademle ikinci kez Kur'an mealine döndüm. Harp Okulu'ndaki "emirle" okumanın aksine, bu seferki arayışla yapılan bir okumaydı ve gerçek huzuru orada buldum. Yabancı agnostik gruplardaki İslamofobiye karşı mücadele etmeye başladım. İngilizce makaleler yazıyordum. Empati uyandırmaya çabalıyordum çünkü açık bir zihniyet vardı. Avantajım ise üç kitabı da okumamdı. Tayvanlı bir kız bana ulaştı. Ona başkalarının etkisinde kalmamasını ve üç kitabı da okumasını tavsiye ettim. Aylar sonra profilinde "Elhamdülillah I am a Muslim" yazdığını gördüğümde, Kur'an'daki "Hikmetle davet edin" emrinin anlamını kavradım.
Hayatın adalet formülü de işliyordu: Kul hakkıyla ihale alan dayım, her şeyini kaybedip bir beyin tümörüyle vefat etti. Çok severim dayımı. Keşke daha çok konuşsaydık. Cenazesinde dedikodu yapan aileme, mealdeki o sarsıcı ayeti ("Dedikodu yapmak ölmüş kardeşinin etini yemek kadar çirkindir.") hatırlattım. Kardeşinin cenazesinde. Annem şok oldu. 10 yıldır da dedikodusuna denk gelmedim. Anladım ki; inanç bireysel bir rehberdir, iki kişi bir araya geldiğinde ise çıkar ilişkisi başlar. Toplumsal kullanım, dikta ise onu masumların ihtiyacı olan bir olgudan çıkarır, kitle imha silahı gibi tehlikeli bir olguya dönüştürür.
![]() |
Final: Kendi Perdemi Kapatırken |
Bugün geldiğim nokta artık çok berrak: Bilmiyorum, ama inanıyorum. Allah, henüz insanın bilmediği tüm değişkenleri hesaplayan eşsiz bir "Yaratıcı Zekâ"dır. Din ise bireysel bir rehberdir. İşin içine "toplum yönetme" hırsı girdiğinde, o kutsal rehber tehlikeli bir silaha dönüşür. İnsanlar "Allah’ı koruyacağım" diye hadsizlik etmeye kalktığında aslında irade hırsızlığına kapı açarlar. Her şeye gücü yeten bir Yaratıcı'nın, senin korumana ne ihtiyacı olabilir? Din adına yapılan katliamlar, biz insanların zihinsel olarak ne kadar geride olduğumuzu gösteriyor. Benim inancım artık ezberlenmiş bir senaryo değil; o hücrenin karanlığından, hür iradenin aydınlığına süzülen bir huzurdur.
1000 yıl önce yaşanmış olayları sanki olaya şahit olmuş gibi 'di' li geçmişle anlatan, "Sahabe haykırıyordu, Peygender efendimiz böyle diyordu, şöyle yapardı" Şeklinde televizyon müslümanlarını görünce üzülüyorum. İnandırıcılık uğruna yalandır. Şahit olmadığın olaylar için mış miş ile konuşursun. Bu bile benim kodlamama ters. Evet bu perdenin sonunda 'Huzur İslam'da' diyeceğim. Ama şahsi huzurum. Bir yere bağlı olmayan, kullandırılmayan huzurum. Herkese huzur dilerken perdeyi kapatıyorum. Kendi perdenizi açmanız ümidiyle.
Okuyun. O'nun emri. Benim önerim.






